Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Bir Özel Harekât polisinin “hendek operasyonları” anıları-1

Cizre bodrumları dahil “hendek operasyonları”nın tamamına katılan Özel Harekât polisinin anlattıkları yüzlerce insanın öldüğü sürece ilişkin devlet içerisinden ilk itiraf.

CEVHERİ GÜVEN / BOLD

Ahmet Gün, 9 yıllık meslek hayatının tamamını Özel Harekât polisi olarak Güneydoğu’da geçirmiş bir isim. Hendek sürecinde; Cizre, Sur, Lice, Nusaybin ve Derik operasyonlarının tamamında sahadaki çatışmalarda görev almış.

Şahit oldukları, kendisine yönelik özeleştiri ve hesaplaşmasıyla Hendek Operasyonları’na ilk kez devlet içerisinden ışık tutuyor.

İSVİÇRE’DE AİLESİYLE MÜLTECİ KAMPINDA

Anlattıkları, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde uzun yıllar konuşulacak Hendek Operasyonları’nın anlaşılmasına eşsiz katkılar sunuyor. Kısmen de devletin Çözüm Süreci’ni kullanış biçimine.

Şu an İsviçre’de bir mülteci kampında ailesiyle beraber yaşıyor oluşu, görev yaptığı şube ve katıldığı operasyonları birlikte düşündüğümde şahsi güvenliğine zarar verebileceğim endişesi ve bunun sorumluluğunu taşıyamayacak olmam sebebiyle ismini değiştirdim. Ahmet Gün ismini ben verdim.

HASTANEDE SARGILAR İÇİNDEYKEN MESLEKTEN İHRAÇ EDİLMİŞ

Hendek operasyonlarına katılmış, ağır insan hakları ihlallerine şahit olmuş, mayınla yaralanmış, hastanede sargılar içindeyken mesleğinden ihraç edilmiş ve yine yaralı halde tutuklanıp, 13 ay “Cemaat üyesi olmak” suçlamasıyla hapiste kalmış bir Özel Harekât polisi için röportaj vermek oldukça zor bir karardı.

Eşi ağır depresyon ilaçları kullanırken böyle bir karar vermek kimse için kolay olamazdı.

Üç bölüm halinde yayınlamayı düşündüğüm söyleşinin ilk bölümünü Cizre Bodrumları oluşturuyor.

BİRİNCİ BÖLÜM: CİZRE BODRUMLARI

Ahmet Gün, Polis Okulu’ndan mezun olduktan sonra 2008 yılında Özel Harekat Şubesi’nde göreve başlar.

İlk görev yeri olan Tunceli’ye atanır ardından Batman’a tayini çıkar. 9 yıl görev yaptığı Güneydoğu’da öncesi ve sonrasıyla Çözüm Süreci’ne, Kobani Olayları’na ve Hendek Operasyonları’na bizzat şahit olur.

Ülkücü bir ailede büyür ancak annesi Kürt’tür. Gençlik yıllarında Fethullah Gülen’in fikirlerinden etkilenir ve Cemaatle tanışıklığı da böylece başlar.

17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra Emniyet’te yoğun tasfiyeler Özel Harekât Dairesi’ni de etkiler. Ancak Ahmet Gün, görevden alınmaz. Bu durumu “Benim fişlenmem Hendek Operasyonları’nda oldu.” diye açıklıyor.

İNSANLIK DIŞI MUAMELEYE İTİRAZ EDEN “CEMAATÇİ” DİYE FİŞLENMİŞ

Gün, “Özel Harekât Şubesi’ndeki fişlemeyi hendek operasyonlarında yaptılar. Bunu sonradan farkettik. Hendek operasyonlarında yapılan faşistçe davranışları tasvip etmeyen, iştirak etmeyen herkesi cemaatçi diye fişlediler. Sonra da ihraç ettiler.

Hendekler kazılırken ağzını açan polisi ‘çözüm sürecine karşı’ deyip ‘cemaatçi’ diye fişliyorlardı, hendek operasyonları başladıktan sonra da yapılan insanlık dışı işlere karşı çıkmak cemaatçilik olmuştu.” diyor.

“TELSİZDEN AMİRİMİZ KONUŞTU: TAŞ ÜSTÜNDE TAŞ BAŞ ÜSTÜNDE BAŞ KALMASIN”

Hendek Operasyonları’nın en çok insan hakları ihlalleriyle gündeme gelen noktası Cizre’ydi. Özellikle de tarihe “Cizre Bodrumları” olarak geçen olaylar.

Ahmet Gün’le Cizre bodrumlarını konuşmaya başlarken kendisine yönelik bir özeleştiriyle söze girdi:

“Ben kendimi temize çıkarmıyorum, Allah o günlerden dolayı beni affetsin. Asla bir masuma kurşun sıkmadım ya da mala zarar vermedim ama en basiti istifa edebilirdim.

Şimdi ihraç edildim, ama o onurlu davranışı gösterebilirdim. O ortamlarda bulunmamalıydım. Geçmiş haneme hendek operasyonlarına görev yapmış bir insan yazdırmamalıydım.”

YAŞLI AMCA, KUCAĞINDAKİ TORUNU İÇİN YARDIM İSTEDİ

Ahmet Gün’e bunları Cizre operasyonunda şahit oldukları söyletiyor. Anlatırken oldukça duygulandığı ve kendisi için halkın çaresizliğini özetleyen olay, yaşlı bir Kürt amca ve kucağındaki torununa yapılanlardır:

“Cizre’de sokağa çıkma yasağında, çevirdiğimiz bir bölgede yaşlı bir amca kucağında 2 yaşlarında torunuyla çıktı. Çocuk hasta. Bizim kafatasçı elemanlardan biri izli mermi attı ki ‘kendisine tehdit oluştursun, korksun, geri dönsün’ diye. Hiç geri adım atmadı.

Bozuk Türkçesiyle ‘ya öldürün ikimizi beraber ya da bu çocuğu tedavi ettirin’ dedi. Evinin önünde de hendek var biz de o sokağı bekliyoruz. Polis arkadaşlarımdan biri ‘Bu artistliği hendek kazılırken yapacaktın’ dedi.

TORUNUNU HASTANEYE GÖTÜRMESİNE İZİN VERİLMEDİ

Yaşlı amca çok tarihi bir cevap verdi: ‘Benim telefon numarama bakın, 155’in kayıtlarına bakın ben kaç defa aramışım. Mahallemize tanımadığımız adamlar gelip gidiyor, buralara hendekler kazıyorlar, yığınak yapıyorlar, buna önlem alınsın dedim.

Bir defa bişey yaptınız mı? Ben 155’i aramaktan başka ne yapabilirim. 10 defadan az aradımsa benim şimdi hiçbir istediğimi yapmayın’ dedi.

Yine de amcanın orada torununu hastaneye götürmesine izin vermediler. Geri gönderdiler. Acil durumda ambülans çağırma yetkisi vardı, ama o da çağrılmadı. Torunu ağır hastaydı. Ölümü göze alarak gelmişti. Ne oldu onlara bilmiyorum.”

Ahmet Gün, operasyonların ilk günlerinde yaşadığı bu olaydan çok etkilenir, ancak 100 bin kişilik bir ilçeyi günler boyu sokağa çıkma yasağı altında tutmanın getireceklerinin daha başındadır.

BODRUMLARDA NELER YAŞANDI?

Ahmet Gün, “Cizre’de sokakta ceset görüp görmediğini” sorarak başlıyorum Cizre bodrumları bölümüne. Ancak anlattığı psikoloji bu soruyu anlamsız kılıyor.

“Kulaklarımla duydum.” diyerek kendilerine verilen talimatı anlatıyor: “Cizre’de telsizden Özel Harekât Daire Başkan Yardımcısı operasyonun önemini anlatırken ‘Taş üstünde taş gövde üstünde baş istemiyorum’ dedi. Bunu duyduğumda kalben buğz ettiğimi hatırlıyorum.

2016’nın başlarıydı. Benim kaldığım yerde sokakta ceset görmedim. Öyle bir ortam vardı ki ölenin hükmü zaten yoktu. Çocuğun tedavisine bile izin verilmeyen ortamda ölen ölmüş sokakta 10 gün yatsa önemi yoktu. O atmosfer, aldığınız emirler onu gerektiriyordu.

Terörle mücadelenin en büyük açmazlarından biri bu. Ben maalesef bugün edebiyat parçalıyorum, ama o günlerde yeri geldiği zaman biz de bu pozisyona giriyorduk. Çünkü şehit verdiğiniz zaman olay sizi çok etkiliyor. Beraber görev yaptığınız, zerre kadar bu operasyonların doğru olmadığını düşünen arkadaşlarımızdan da şehitler verdik.

“KALAN ADAM DA GRİ DEĞİLDİ”

Karşıdaki terörist ya da potansiyel terörist oluyor. Büyükse terörist, küçükse potansiyel terörist oluyor. Gri diye bişey yok.

Git deyince hemen devlete boyun eğmiş, çekmiş gitmiş kişiler beyazdı devletin gözünde. Çaresizlikten, gidecek yeri olmadığı için kalan adam da gri değildi. O coğrafyada hendek operasyonları döneminde kalmak ihanetin ta kendisiydi.

Çaresizlikten kalanlar dahi hain olarak görülüyordu. ‘Devlet git diyorsa gideceksin, gitmediysen bedelini ödersin’ deniyordu.

Üç beş günde brifingler yapılırdı, ‘Gidecekler arkadaşlar, gitmek zorundalar, başka alternatifi yok. Vatanın bekası, ya devlet başa ya kuzgun leşe mantığıyla konuşuluyordu, özel harekâtçılara zercedilen düşünce buydu.

Zaten çok da farklı düşünmeye çalışan da yoktu. Bizim özel harekâtçıların çoğu Ülkücü düşünceye sahip zaten farklı düşünmek de istemiyorlar. Ben de Ülkücü bir ailede yetiştim.

Bir de arkasında koca devleti bu şekilde gördüğü zaman onun önünde durmak gerçekten imkansız. Tamamen bir suç makinesine dönüyor ondan sonra ShordLand’ın arkasına adamı bağlayıp sürüyor ve zerre kadar beis görmüyor.”

“BODRUMLARDAKİ VAHŞETİ BAŞLATAN DOKUNUŞ AMBÜLANSLARA ATEŞ EDİLMESİYDİ”

Ahmet Gün, oluşturulan bu atmosferde emirle haraket eden kişilerin çok sağ duyulu, hukuka demokrasiye uygun davranmasının mümkün olmadığını, bu zeminin yokedildiğini söylüyor.

Gün’e göre sorun “emir”lerdeydi ve tüm süreç boyunca çok kritik yerlerde kritik dokunuşlar yapıldı. Cizre Bodrumları olarak tarihe geçen olaydaki kritik dokunuş ise ambülanslara ateş edilmesiydi:

“Orada üç tane bodrum sözkonusuydu. Çocukların yaşlıların, kadınların ve yaralıların olduğunu biliyorduk. Bu insanlara terörist diyemeyiz ama en azından kendilerince pasif direniş gösteren insanlar. Devlet evini yurdunu bırak git demiş, yer göstermeden.

Bunlar kalan insanlar. Terörist demek hepsine insanın dilini lal eder. Niye çıkmadılar diyemiyorsunuz. Böyle bir hakkımız yok. Herkesin yurdu yuvası hayatı.

ARALARINDA TERÖRİST DE VARDI, FAKAT HERKESE TERÖRİST DENİLİYORDU

Teröristler de vardı. Ama medyada hepsine terörist deniyordu. Örgüt 2000’li yıllardan beri sahip olduğu stratejisinde 7 kişinin üzerinde gruplar halinde bir arada olmadı.

O bodrumlardan 120 ceset çıkartıldı. 120 PKK’lının birarada olduğu iddiasına Güneydoğu’da görev almış hiçbir güvenlik görevlisi inanmaz. Örgütün gerçekleriyle bağdaşmıyor. Masum insanlar kesinlikle vardı bu bir. İkincisi çocuk, yaşlı kadın cesetleri çıkarıldı oradan.

Orada devlet iş çıkmaza girdikçe, şehit verdikçe canavarlaştı. Çıkmayanlar da iş çığırından çıkınca, bodrumlara sığındılar. Ambülanslar yanaşamaz oldu.

Cizre Şırnak’tan büyük, bağlı olduğu ilden büyük. Askeri dehanız ne kadar büyük olursa olsun içinden çıkamazsınız. Tanklarla evlere saldırma noktasına geldi iş. Savaş hukuku bile kalmadı.

AMBÜLANSA ATEŞ AÇILIYORDU

Bodrumlardakiler ilk günlerde ambülans çağırdılar. Hastalar ve yaralılar için. Ama ambülanslara ateş açılıyordu bu net.

Hasta ve yaralıların alınmamasını ‘ambülanslara bile ateş açılıyor biz ne yapabiliriz’ diye açıklıyorlardı, ama bu ateşi güvenlik güçleri içerisindeki bir kliğin yapmaması için hiçbir gerekçe yok. Kesin devlet görevlileri yapmıştır demiyorum ama olma ihtimali çok yüksek.

Ambülanslara ateş açılması çok kirli bir işti. Çalıştığım arkadaşlarım yönüyle çok uzak gelmiyor bana. Maalesef o zaman bu kadar acımasız olabileceklerini görmemiştim, sahiplenme duygusu vardı.

O süreçte öyle bir atmosferde çok şehit veriyorsunuz, orada Hz. Ali tavrı takınamıyorsunuz, o sağduyuyu gösteremiyorsunuz. Orada şehit gelince ondan sonra ambülansa da ateş eder, başka şey de yapar. İşi böyle bir çıkmaza soktular.

Çok kritik yerlerde çok kritik dokunuşlarla iş bu raddeye getirildi. Tıpkı 15 Temmuz 2016’da köprüyü tutmak gibi. Ambülanslara ateş açmak Cizre bodrumları olayındaki en kritik dokunuştu. Kesinlikle sıradan iş değildi.

“HERŞEY TIRNAK İÇİNDE KANUNA UYGUNDU”

Ahmet Gün, bodrumların bulunduğu bölge ablukaya alındıktan sonra kendilerini de yıpratan bir şekilde sürecin ilerletildiğini söylüyor:

“Orada tırnak içinde hiçbir biçimde kanundan nizamdan çıkılmıyor. Etraf çevrilmiş, kimsenin girmesine ve çıkmasına izin verilmiyor. Bir tek ambülansların girişine izin var, teröristler ateş ettiği için sözde onlar da giremiyor.

Her şey kanuna uygun tırnak içinde. Kimse kimseye de sivil öldür demiyor. 9 yıl görev yaptım Güneydoğu’da, bu iş, bu yöntem emir vermekten daha tehlikeli. Emir verilse sınırları belli olur hiç olmazsa.

20 saat orada bizi araç içinde bekletiyorlar, günler boyu sürüyor, içeride 120 insan var ve emir de yok. Emir de olmayınca sınırlar da bilinmiyor. Emir alsak daha az şeyler yaşanırdı. Askerle polis arasında kavgalar bile çıkıyordu. 100 bin kişilik ilçede 24 saat kesintisiz sokağa çıkma yasağı uyguluyorsunuz.”

“BODRUMLARDAKİLERİ SAĞ ÇIKARMANIN KONUŞULDUĞUNU SANMIYORUM”

Bodrumların ablukaya alınmasından sonra içeridekilerin sağ çıkartılmalarıyla ilgili bir emir almadıklarını söyleyen Ahmet Gün, bunun amirleri arasında konuşulup konuşulmadığı sorusuna ise şöyle cevap veriyor:

“Yukarıda amirlerimizin bu insanların dışarı çıkartılmaya çalışılması için konuştuklarını sanmıyorum. Konuşulsa devletin elinde fazlasıyla bu tip ekipmanlar vardı. Gaz bombaları vardı. Uyutursunuz oradaki insanları, bayıltırsınız. Ya da hiçbir şey yapmadan beklersiniz, zaten ablukaya almışız.

Ne kadar dayanacaklar açlığa susuzluğa, teslim olurlardı. Bu en basitiydi. Bayıltacak, geçici körlük, sağırlık yapacak gazımız, bombamız vardı. Bu yöntemlerin yanından dahi geçirilmedi. Bunların yerine tanklarla müdahale edildi.”

“TANKIN DÜĞMESİNE BASTILAR”

Bodrumlara operasyon başlatılması kararının nasıl alındığı sorusuna ise şöyle cevap veriyor Gün:

“Operasyon yoktu ki. Size de düğmeye gösterseler yaparsınız. Basıyorsunuz tank mermisi evi hallaç pamuğu gibi atıp altını üstüne getiriyor. Bodrumlara yapılan operasyon değildi. Ölen tank mühimmatının patlamasıyla öldü yüzde 99. Ölmeyen de de kavruldu gitti. Polisi ikinci faktörde tuttular, askeri soktular.

Onlarca çocuk cenazesi çıktı bodrumlardan, bırakın benim müşahademi uluslararası raporlara geçti yanmış çocuk, kadın cesetleri.

İş başından kurguydu. Hendekler göz göre göre kazdırıldı, sonra da operasyon uzatma ve yıkımın boyutunun büyümesi üzerine sürdürüldü.

PKK için de o süreçte ölen insan sayısı hiç önemli değildi. Sivil olmuş, olmamış. Suriye’deki şehir çatışmalarındaki tecrübelerini Hendek operasyonlarında elde ettiler.

Betonla yapılmış yerler vs. PKK’nın amacı üstün gelmek değildi. Devletin amacı da terörü bitirmek değildi.”

YARIN:

“En az 20 kişi gözümün önünde eşek sudan gelinceye kadar dövüldü. İnsana vuruyor gibi değil…”

“Arkadaş, video çekmeye başlayıp joistikle nişan aldı…”

“Duvarlardaki Esadullah Timi ve Asakir’i Mansure-i Muhammediye yazılarını yazanlar…”

“Hendeklerin kazılmasını seyrettik…”

YAZI DİZİSİNİN İKİNCİ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

YAZI DİZİSİNİN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

 

BOLD ÖZEL

82 yaşında savunma yapamayan Alzheimer hastası Yusuf Bekmezci müebbetle yargılanıyor

Cemaat soruşturmaları kapsamında, 14 aydır cezaevinde tutulan 82 yaşındaki Yusuf Bekmezci’nin sağlık durumu her geçen gün kötüye gidiyor. Birçok hastalıkla mücadele eden Bekmezci, kaldığı koğuşta başkalarının yardımı olmadan ihtiyaçlarını karşılayamıyor.

BOLD ÖZEL – Zaruri ihtiyaçlarını bir başkasını yardımı olmadan karşılayamayan 82 yaşındaki Yusuf Bekmezci, kaldığı İzmir Buca Cezaevi’nde hayat mücadelesi veriyor. Babasının ilerleyen Alzheimer sebebiyle kendi başına ilaçlarını kullanamadığının altını çizen kızı Şeyma Bekmezci, “Babam orada ölüme sürükleniyor” diyerek endişesini dile getirdi.

CEZAEVİNİN EN YAŞLISI MÜEBBETLE YARGILANIYOR

Yusuf Bekmezci, cemaat soruşturmaları kapsamında İzmir’de gözaltına alınarak tutuklandı. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan ve ‘cezaevinin en yaşlısı’ sıfatıyla tutukluluğu devam eden Bekmezci 12 Mart’ta bir kez daha hakim karşısına çıkacak.

Uyku apnesi, yüksek tansiyon, Alzheimer, ileri derecede işitme kaybı ve prostat gibi birçok hastalığı olan Bekmezci’nin sağlık durumu her geçen gün kötüye gidiyor. Kalçasındaki protez sebebiyle merdiven kullanamayan Bekmezci, alt katta bulunan tuvalet ve banyoya giderken çok zorlanıyor.  Ayrıca uyku apnesi tedavisi  için cezaevi doktoruna müracaat etti. Cezaevinde yapılabilecek bir şey olmadığı belirtilerek nöroloji bölümüne sevki yapıldı. Ancak pandemi sürecinden dolayı hastaneye de gidemedi. Günlük 10 ayrı ilaç kullanması gereken Bekmezci’ye ilaçları da düzenli olarak verilmiyor.

ALZHEİMER HASTASI SAVUNMASINI YAPAMIYOR

Cezaevinde sağlık sorunlarıyla mücadele eden Bekmezci’nin Alzheimer hastalığı da ilerledi. Unutkanlığı  tetikleyen Alzheimer yüzünden de Bekmezci savunmasını yapamayacak durumda. Bir önceki duruşmada mahkeme heyetine “Efendim çok özür diliyorum anlatılanlardan çok net bir şey anlamadım, itirazım yoktur, hepinizi saygıyla selamlıyorum, hepimiz insanız, ben neden buradayım, onu dahi bilemiyorum, çok özür diliyorum” ifadelerini kullandı.

Babasının kendini savunmaktan uzak olduğuna dikkat çeken Bekmezci’nin kızı Şeyma Bekmezci “Babam kendini savunmuyor. Bize çok acı gelen tarafı da bu aslında. Alzhaimerin ilerlediğini mahkemedeki o ifadelerinde de görebiliyoruz.  Zaman zaman unutkanlıkları oluyor rahatsızlığından dolayı” dedi.

HEYET ÖNÜNE ÇIKARILMIYOR

Son olarak 25 Şubat’ta hakim karşısına çıkan Yusuf Bekmezci’nin tüm rahatsızlıklarına karşın tutukluluğuna devam kararı verildi. Yusuf Bekmezci’nin kızı Şeyma Bekmezci ise “Babamın hasta olduğuna dair rapor bir heyet tarafından rahatlıkla verilebilir. O raporu almak için dahi götürülmüyor. ‘Gerek yok’ deniliyor. Hakim, ‘Rapor alması gerekir.’ diye karar vermeyince gerek yok görülüyor. Dilekçeler de netice vermedi şimdiye kadar.” sözleriyle duruma tepki gösterdi.

12 Mart’ta yapılacak yeni duruşma öncesinde babasının sağlık durumunu değerlendiren Şeyma Bekmezci “Uyku apnesi gibi bir hastalığı var. Her an nefes duruveriyor. Prostat hastalığı var. O da  onu zorlayan bir hastalık. Çünkü gecede 5-10 defa kalkıyor ve merdivenlerden alt kata inip çıkıyor. Ağrısı, acısı var. Ama çok şikayet etmeyen bir insandır. Kalçasında bir protez var. O protez çok zorluyor onu. Yürürken, inip çıkarken aşırı zorluyor. Oturup kalkarken… Yani neresinden bakarsanız, o şartlarda yaşayacak bir insan durumu yok. Hepsinin ötesinde Alzheimer hastalığının olması, o zaten acı bir durum. Kendinin ne için orada olduğunu bilmiyor. O şartlarda her şey hep aynı, tekdüze bir yaşam olması hastalığını ilerletiyor” dedi.

“BABAM ÖLÜME SÜRÜKLENİYOR”

Şeyma Bekmezci, “Babam orada ölüme doğru sürükleniyor. Yani hiçbir şey yapılmazsa zaten 82 yaşında bir adam o zor şartlarda hastalıklarıyla ne kadar mücadele edebilecek. Yani ben onun için evine çıksın en azından, gerekirse ev hapsi verilsin, tedavileri yapılabilsin” sözlerini kullandı.

Babasına “terörist” denilmesini asla kabullenemeyeceğini belirten Bekmezci, “Benim babam 82 yaşında. Öyle bir hayat yaşadı ki… Çok dürüsttü, çok doğruydu. Hep helalinden kazandı. Yardımseverdi. Bir halk insanı babam benim. Terörist asla olamaz. Müebbet hapisle yargılanmasını gerektiren ne olabilir! Aklı ermiyor insanın. 82 yaşında bir insan. Ne yapabilir?” ifadeleri ile babasını anlattı.

“BABAM KIRGIN DEĞİL”

Şeyma Bekmezci’ye göre ağırlaştırılmış müebbet hapis ile yargılanan 82 yaşındaki babası kimseye kırgın değil. Babasının bu durumunu anlatan Şeyma Bekmezci “O hep Allah’a şükür ile yaşadı. Mesela kardeşim ziyaret ettiğinde ‘Senin için dua ediyorum’ dediğinde ‘Yalnızca benim için dua etmeyin bütün insanlık için dua edin. İnsanlığın huzuru için dua edin.’ diyor. Babamın gönlü insan sevgisi ile dolu. Milletine devletine aşık biri. Geçen ziyaretinde de, ‘Devletime milletime asla ihanet etmedim.’ ifadesini kullanmış”  dedi.

Şeyma Bekmezci: Babam elimizden kayıp gidiyor

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

AİHM Hizmet Hareketi gönüllülerinin yargılandığı 4 davada daha Türkiye’den savunma istedi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, KHK’lı Yüksel Yalçınkaya’nın ardından Hizmet Hareketi gönüllülerinin yargılandığı 4 davada daha Türkiye’den savunma talep etti. Türk hükumetinden cemaat davalarında öne sürülen Bylock, Bankasya, dernek üyeliği, HTS kayıtları gibi delillerin hukukiliğini kanıtlaması istendi.

BOLD ÖZEL – AİHM, Yüksel Yalçınkaya’nın davasının ardından cemaat davalarında yargılanan Şaban Yasak, İbrahim Ürün, Gültekin Sağlam ve Sefer Çolakoğlu’nun başvuruları üzerine Türk hükumetinden detaylı savunma istedi. AİHM, davalarda sunulan Bylock, Eagle, Kakaotalk mesajlaşma programları, Bankasya, dernek üyeliği ve HTS kayıtları gibi delillerin hukuki olup olmadığını sorguladı.

AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin işkence yasağı, özgürlük ve güvenlik hakkı, adil yargılanma hakkı, kanunsuz ceza olmaz ilkesi, özel yaşam ve aile hayatına saygı, toplantı ve dernek kurma özgürlüğü, ve etkili başvuru hakkı maddeleriyle ilgili ihlal iddialarını Türk hükumetine tebliğ etti. Türk hükumeti, AİHM’nin sorularını 4 ay içerisinde cevaplamak zorunda. 

AİHM’DEN HÜKUMETE: BYLOCK HUKUKA AYKIRI MI ELDE EDİLDİ?

AİHM, 3 başvuruda Bylock’un elde ediliş şeklini, kullanıcılık iddialarını çürütmek için başvurucuya gerekli olanakların sağlanıp sağlanmadığını, bu verilerin güvenilirliğini ve yasal saklama süresi geçmiş internet trafik bilgilerinin kullanılmasının hukuki olup olmadığını sordu. Türk hukukunda dijital delillerin toplanmasını düzenleyen yasal hükümleri soran AİHM, yargının Bylock delillerinin elde ederken hukuka uygun hareket edip etmediklerini sordu. Hükumetten, Bylock verilerini savcılık makamlarına teslim etmeden önce, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın tarafından elde edilen ham verilerin neler olduğu ve MİT’in bu verileri, başvuran dahil olmak üzere ByLock’un bireysel kullanıcılarını belirlemek için nasıl işlediğini açıklaması istendi.  Ayrıca adli kolluk yetkisi olmayan MİT’in dijital materyalleri ele geçirmesinin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134’ncü maddesine uygun olup olmadığı, MİT’in Bylock’la ilgili verileri hangi yasal temelde elde ettiğinin açıklanması istendi. Bylock’la ilgili verilerin bütünlüğünü, doğruluğunu ve tutarlılığını belirlemek için bağımsız bir uzman incelemesi yapılıp yapılmadığı da soruldu.

TERÖR SUÇU SORGULAMASI

Ayrıca AİHM, Hizmet hareketi gönüllülerinin yargılandığı davalarda TCK’nın 314’ncü maddesinde düzenlenen silahlı örgüt üyeliği suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluşup oluşmadığını,  ulusal mahkemelerin bu suçun unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini usulüne uygun bir şekilde tespit edip etmediklerini sordu.

AİHM, gerçekleştirildiği tarihte suç oluşturmayan bankaya para yatırma, sendika ve derneklere üyelik gibi eylemlerin cezalandırmaya esas alınmasının kanunsuz ceza olmaz ilkesine uygunluğu kapsamında değerlendirecek.

AİHM, GÖZALTINDA KÖTÜ MUAMELEYİ SORDU

Yüksek lisans öğrencisiyken Çorum’da gözaltına alınıp tutuklanan ve 7 yıl 6 ay hapis cezası verilen Şaban Yasak’ın başvurusunda ise AİHM, gözaltındaki kötü muamele iddialarını sordu. AİHM, başvurucunun gözaltında aşırı kalabalık odalarda tutulmasının insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele teşkil ettiği şikayetini de Türk hükumetinin yanıtlamasını istedi.

AYM’YE ETKİLİ İÇ HUKUK YOLU İNCELEMESİ

İbrahim Ürün’ün başvurusunda Anayasa Mahkemesi’nin etkili bir iç hukuk yolu olup olmadığına cevap arayan AİHM, Anayasa Mahkemesinin AİHS’deki şikayetlere cevap vermediği iddiasını araştırmak için sorular yöneltti. AYM’nin başvuranın şikayetlerin doğru bir şekilde inceleyip incelemediğini soran AİHM, “AYM etkili bir iç hukuk yolu oldu mu?” diye sordu.

AİHM’den Cemaat davalarının seyrini değiştirecek hamle

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Üç kız kardeşin 8 Mart’ı: İkisi sürgünde biri ise tutsak!

15 Temmuz bahane edilerek ‘terörist’ suçlamasıyla yargılanan Dilek, Kader ve Sibel kardeşler, Türkiye’deki yüz binlerce insan gibi hukuksuzlukların mağduru oldu. İşten kovuldular, sürgün edildiler, hapse atıldılar…

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Dilek Dost, Kader Demirel ve Sibel Tuz’un hayatları 15 Temmuz 2016’dan sonra kabusa döndü. Dilek Dost, eşi tutuklu diye ilaç almaya gittiği eczaneden kovuldu. Sibel Tuz, hukuksuzluklar nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. Üç üniversite mezunu ziraat mühendisi Kader Demirel ise İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu…

DİLEK DOST: KOCASI TUTUKLU DİYE ECZANEDEN KOVULAN BİR KADIN

Dilek Dost.

Üç çocuk annesi 51 yaşındaki Dilek Dost, 18 ay hapis yattıktan sonra 7 Aralık 2017’de tahliye edilen eşinden 4 gün sonra İstanbul’da gözaltına alınıp Kahramanmaraş’a götürüldü. AKP hükümetinin kayyım atadığı, kapatılan derneklerde yöneticilik ve Maraş’ta bir kız yurdunun müdürlüğünü yaptığı için aranıyordu. Polis sorgusunda kendisine neden o yurtta çalıştığı soruldu. Gazete aboneliği, Bylock programını kullanması, Bank Asya’da parasının olması, kapatılan Lalegül Derneğine üyeliği, çocuklarını kapatılan okullara göndermesi gerekçe gösterilerek 7 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bir hafta gözaltında kaldıktan sonra denetimli serbestlikle bırakılan Dilek Dost, ülkesinde hayat tutunmak için çok mücadele etti. Eşinin memleketi Giresun Tirebolu’da bir tekstil atölyesinde çalıştı. O dönemde asgari ücret 1700 TL olmasına rağmen, işvereni tarafından büyük bir haksızlığa ve ayrımcılığa maruz kaldı. Sırf eşi tutuklu olduğu 1000 TL maaşla çalışmaya razı oldu. Akrabalarının lokantasında çalışırken de ucuz iş gücü muamelesi gördü. Eşi tutuklu olduğu dönemde bir süre İstanbul’daki babasının evinde yaşayan Dilek Dost, bir ihracat firmasında 40 kişiye aşçılık da yaptı.

“KIRK KİŞİ SİZE HAKİMLİK, SAVCILIK YAPIYOR”

Atatürk Üniversitesi Muhasebe bölümünden mezun olan Dilek Dost’un çevresinden gördüğü baskı ise dayanılmazdı. O günleri şöyle anlatıyor: “Eşim içeride ama bana kırk kişi hakimlik, savcılık yapıyor. Herkes soruyor, cevap veriyorsunuz ama asla tatmin olmuyorlar. Kapatılan kurumlarda çalıştığımız, çocuğumuzu okula verdiğimiz ve bankaya para yatırdığımız için bunları yaşıyoruz. ‘Beni niye almıyorlar, demek ki bir şey yaptınız’ diye bakıyorlar. Hapisteki insan bir savcıyla, bir hakimle muhatap, dışardaki insan herkese ifade veriyor.”

Dilek Dost’un ilaç almaya gittiği bir eczanede yaşadığı daha da korkunç: “Ben tansiyon ve şeker hastasıyım. O dönem eşimin memleketi Tirebolu’dayım. İlaçlarım için her ay bir eczaneye gidiyordum. Eczacı ‘neden yazdırmıyorsunuz’ diye sordu. Sosyal güvencemiz olmadığını söyledim. Birkaç kez böyle sordular. En sonunda eşimin içeride olduğunu söyledim. Bana ne dedi biliyor musunuz? ‘Abla ilaçlarını bir dahakine başka bir eczaneden al. Size yaşam alanı tanınmayınca mecburen ülkenizden ayrılmayı düşünüyorsunuz.”

KADER DEMİREL: BİR FABRİKATÖRÜN EVİNE TEMİZLİĞE GİDEN 3 DİPLOMALI KADIN

Kader Demirel.

Dilek Dost’un bir küçüğü olan 48 yaşındaki Kader Demirel, 8 Aralık 2020’de İzmir’de GBT kontrolünde “kaçma şüphesiniz var” denilerek tutuklanıp Şakran Cezaevine gönderildi. O da tıpkı ablası gibi aynı nedenlerle yargılanmış ve 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştı. Dosyası Yargıtay’da bulunan Demirel, eşi tutukluyken karşısına çıkan her zorlukla mücadele etmiş, ama kimseye derdini anlatamamıştı.

Atatürk Üniversitesi Ziraat Mühendisliği mezunu olan Kader Demirel, daha sonra iki yıl sosyoloji ve ilahiyat okudu. Kütahya Sosyal Hizmetler İl müdürü olan eşi tutuklanınca her şeyi bir kenara bıraktı. Önce, saati bulaşıkçılık yapmak için görüşme gitti. Onun da eşinin tutuklu olmasını öğrenen iş sahibi fırsatçılık yapıp saatine bir saat bulaşık yıkaması karşılığında 3 TL verdi. O kapıdan boş dönen Kader Demirel, bir fabrikatörün evine temizliğe gitmeye başladı. 15 Temmuz’un hemen ardından tutuklanan eşi 4,5 yıl hapis yattıktan sonra denetimli serbestlikle bırakıldı ancak bu kez 3 ay önce kendisinin cezaevi süreci başladı.

SİBEL TUZ: “SUÇLU OLSAM BEN GİDİP KENDİM TESLİM OLURUM”

Sibel Tuz ve Dilek Dost, artık Almanya’da yaşıyor ve yeni hayatlarına alışmaya çalışıyorlar.

Üç kız kardeşin en küçüğü Sibel Tuz (41), Atatürk Üniversitesi’nde Tıbbi Laboratuvar bölümünden mezun olduktan sonra 2016’ya kadar İstanbul’daki Beyaz Çizgi Derneği’nde çalıştı. Önce Haziran 2016’da dernek kapatıldı. O da ablaları gibi dernekte çalıştığı için, gazeteye abone kampanyaları düzenlediği için terör örgütü üyesi olduğu iddia edilince ülkesinden ayrılmaya karar verdi. Ama bunu hemen yapamadı. Çocuklarının pasaportu yoktu. 15 Temmuz’dan sonra önce eşi Afrika’ya gitti. Kendisi İstanbul’da, 1, 3 ve 5 yaşlarındaki üç çocuğuyla, kimi zaman annesinin kimi zaman ablarının desteğiyle hayatta kalmaya çalıştı.

Sibel Tuz o günlerin çok zor geçtiğini anlatıyor: “Yaşadıklarımı imtihanım olarak görüyorum ama yapılan haksızlıkları da kabul edemiyorum. Benim bir hatam, suçum olsa zaten vicdanım rahat etmez gidip kendim teslim olurum. Cezam neyse çekerim. Ama hiçbir şey yapmamışsınız, kimseye zarar vermemişsiniz, size bir ceza kesiliyor. Tabi ki bu kabul edilecek bir şey değildi. Ülkemle vedalaşamadan, son bir kez bakamadan Meriç’i geçmek zorunda kaldık. Ya nehri geçip hayatta kalacaksın, ya ölümle burun buruna geleceksin ya da özgürlüğünden mahrum olacaksın. Yıllarca üç seçenek arasında yaşamaya mecbur bırakıldık. Çocuklarıma dedeleri pasaport çıkarttı. Onlar aile birleşimiyle Almanya’ya geldi. 60-70 yaşındaki anne-babamız çok yıprandılar, beklediler, ağladılar, yol gözlediler. Yaşadığımız sıkıntılarda hep yanımızda olan babamız stresten kanser oldu ve iki ay önce kaybettik.”

17 Nisan 2019’da Meriç geçip Yunanistan’a giden oradan da Almanya’ya ulaşmayı başaran Sibel Tuz, eşi ve çocuklarıyla sonunda biraraya gelebildi. Şimdi bir yandan dil ve kültürünü öğrenerek Almanya’ya adapte olmaya çalışıyor diğer yandan da dördüncü çocuğunu büyütüyor.

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0