Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Emine Teyze’nin ve Egemen Bağış’ın çikolata kutuları arasındaki fark

İranlı işadamı Reza Zarrab, (solda) eşi Ebru Gündeş ile katıldığı davetlerden birinde Egemen Bağış ve eşi ile sohbet ediyor.

Bir çikolata kutusu Türkiye’deki hukuk sistemini anlatmaya yeter mi? 59 yaşındaki Emine Teyze’nin ve Egemen Bağış’ın çikolata kutuları arasındaki fark bu sorunun cevabına dair hayli ipuçları barındırıyor.

BOLD– 17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmasında dönemin Avrupa Birliği (AB) Bakanı Egemen Bağış’ın Reza Zarrab’dan çikolata kutusu içerisinde 500 bin dolar rüşvet aldığı ortaya çıkmıştı. Bu açık yolsuzluk ve rüşvet olayı sonrası Bağış’a hiçbir şey olmadı.

Ancak 59 yaşındaki Emine A. ise boş çikolata kutusunu aldığı için 15 yıllık işinden tazminatsız atıldı. Burada önemli olan ise iki olayda hukuk sisteminin çalışma biçimi.

17 Aralık 2013 soruşturmasında rüşvet trafiği polis kamerası tarafından böyle kayıt altına alınmıştı.

BAKAN BAĞIŞ’A GİDEN ÇİKOLATA KUTUSU

17 Aralık Yolsuzluk Operasyonu’nun merkez ismi Reza Zarrab ile yardımcısı Abdullah Happani arasında geçen ve dosyaya giren resmi telefon dinleme kaydında, Bakan Egemen Bağış’a gönderilecek çikolata kutusundan sözediliyordu.

İnternette yayınlanan ses kaydında Reza Zarrab, Happani’ye Egemen Bağış’a göndermek üzere çikolata kutusuna 500 bin yerleştirmesini istiyordu.

Happani denileni yapıp çikolata kutusunu Bakan Egemen Bağış’ın ofisine teslim ettikten sonra Zarrab’ı arayıp hallettiğini belirtiyordu. Ardından Bakan Egemen Bağış’la Zarrab arasında geçen konuşmada, Bağış defalarca teşekkür ediyordu.

TBMM Soruşturma Komisyonu’na ifade veren eski AB Bakanı Egemen Bağış, Reza Zarrab’tan rüşvet alıp almadığının sorulması üzerine,  “Para almadım. Çikolata, takım elbise, gömlek ve kravat hediyelerini aldım. Hediye alıp vermek Türk geleneğidir. Beşeri ilişkiler içinde de arayıp teşekkür ettim” ifadelerini kullanmıştı.

KAMERALARLA KAYIT ALTINA ALINDI

Bağış’ın bu rüşvet trafiği kameralarla Mali Polis tarafından kayıt altına alındı. Ancak Bağış’a yargıda takipsizlik verildi, Meclis’te ise Yüce Divan’a gönderilmesine gerek olmadığı yönünde karar çıktı.

59 yaşında tazminatsız olarak işten atılan Emine A.

EMİNE HANIMIN ÇİKOLATA KUTUSU

15 yıldır aralıksız Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (BUSKİ) binasında taşeron temizlikçi olarak çalışan 59 yaşındaki Emine A., binada çöplük olarak kullanılan yerde metal bir çikolata kutusu gördü. Dikiş kutusu yaparım düşüncesiyle kutuyu aldı.

Ardından müdür kutunun peşine düştü ve güvenlik kamera görüntülerinden kutuyu Emine A.’nın aldığını tespit ettirip tazminatsız olarak işten attırdı.

Emine A. Bursa 2’inci İş Mahkemesi’ne dava açtı. Mahkeme kutunun alındığı yerde keşif kararı aldı. Hakim gelip keşif yaptı ve kutunun konulduğu yerin çöplük tabir edilebilecek bir yer olarak kullanıldığını tespit edip, Emine A.’yı haklı buldu.

Konu Yargıtay’a gitti. İş mahkemelerine bakan Yargıtay Dairesi, konuyu hırsızlık olarak görüp mahkeme kararını bozdu. Yerel mahkeme kararında direndi.

YARGITAY İŞTEN ÇIKARMA GEREKÇESİNİ HAKLI BULDU

Çikolata kutusu konusu böylece Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na kadar gitti. Yargıtay’daki en üst merci de çikolata kutusunun alınmasının işten çıkartılmaya haklı sebep olduğuna hükmetti.

Böylece Emine A.nın 15 yıldır temizlikçi olarak çalıştığı kurumdan tazminatsız olarak atılması kararı kesinleşti.

Konu kurumdaki müdürün, yılbaşı için çalışanlara gelen çikolata hediyesini kimse görmesin diye kurumda çöplük olarak kullanılan yere gizlemesinden ibaretti.

Bakan olunca çikolata kutusundaki 500 bin doları görmeyen devlet, Emine A. için kılı kırk yardı ve 59 yaşında işsiz, tazminatsız kapının önüne koyarak cezayı kesti.

BOLD ÖZEL

Burdur Cezaevinde vaka sayısı arttı: “Babam, abim, eşim hepsi pozitif”

4 yıldır Burdur E Tipi Cezaevinde tutuklu olan esnaf Hüseyin Yüce, doktor olan oğlu Yusuf Yüce ve damadı Osman Cingöz’e kovid-19 teşhisi konuldu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Aynı aileden 3 mahpus cezaevinde koronavirüse yakalandı. Yedi aydır Burdur E Tipi Cezaevinde esir tutulan esnaf Hüseyin Yüce (61), koğuş arkadaşı oğlu Yusuf Yüce ve yan koğuşunda bulunan damadı Osman Cingöz’e kovid-19 teşhisi konuldu.

Cezaevlerindeki salgının boyutları her geçen gün ciddileşiyor. Burdur Cezaevinde tutuklu bulunan mahpusların aileleri bir haftadır seslerini duyurmak için çırpınıyor. Adalet Bakanlığı ise ne açıklama yapıyor ne de ailelerin endişelerini giderecek önlemler alınıyor.

“AİLELER ÖĞRENİNCE TEST YAPTILAR”

Babasıyla ve eşiyle telefon görüşü yaptıktan sonra Bold Medya’ya ulaşan Hüseyin Yüce’nin kızı Vesile Cingöz, “Babam ve abim B1-1’de, eşim B1-8’de kalıyor. Koğuşları 30 kişilik. İçerde olanlar yavaş yavaş korona olmaya başladı ve hiçbir önlem yok. Dün eşimle görüştük, ondan önceki gün de babamla. Revire çıkarmamışlar. Butona basıyorlar, ona da cevap vermemişler. Abim doktor, diyor ki, bir haftadır dilekçe veriyoruz, gelmiyorlar.” dedi.

“TELEFON GÖRÜŞLERİ YASAKLANDI”

Telefon görüşünden sonra aileler durumu öğrenince mahpusların teste götürüldüğünü ifade eden Cingöz, “Babam, abim, eşim, üçü de 1 Aralık’ta pozitif çıktı. Biz e-nabızdan öğrendik. Sonra tabi yöneticiler telaşlanmışlar, isteyene test yapalım denilmiş. B Bloktaki koğuşlarda vaka sayısı çok. Telefon görüşleri yasaklandı. İki hafta onlardan haber alamayacağız.” diye konuştu.

GERGERLİOĞLU: ÜLKENİN İKTİDARI KOVİDİ BÖYLE YÖNETİYOR

Burdur’daki durumu defalarca gündeme getiren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanlığı’nın cezaevlerindeki kovid vakalarını açıklamamakta ısrar ettiğini söyledi. Gergerlioğlu: “Sayın Abdülhamit Gül’ün yüzüne de söyledim yine cevap vermedi. En son açıklaması haziran ayında. Ülkenin iktidarı kovidi böyle yönetiyor, işte apaçık ortada. Bakın en son Tarsus Cezaevinde, soyadı Güzel olan bir mahpus vefat etti.” ifadelerini kullandı. 14 Kasım 2020’de Bursa H Tipi Cezaevinde koranavirüs kapan Bursa Telekom Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Özen (59), hastaneye çok geç götürüldüğü için hayatını kaybetmişti.

Burdur’un Bucak ilçesinde esnaflık yapan Hüseyin Yüce, kendi iş yerini sattıktan sonra tarhana dükkanında çalışıyordu. Cemaat soruşturmaları kapsamında 9 Eylül 2016’dan bu yana hapiste olan Yüce, tanık ifadelerine dayanılarak dini sohbetlere katıldığı gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası 2018 yılının ikinci yarısında Yargıtay tarafından onandı. Hüseyin Yüce’nin cezaevinde kalması gereken süre 10 Mayıs 2020’de sona erdi. Ancak 7 ay geçmesine ve defalarca dilekçe vermesine rağmen hala tahliye edilmedi.

Hüseyin Yüce’nin oğlu Yusuf Yüce, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Hastanesinde dahiliye doktoruyken tutuklandı. Toplam 21 ay cezaevinde bulunan Yusuf Yüce, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası Yargıtay tarafından onaylandı. Eşi Nurten Yüce ve 4 yaşındaki oğlu Yekta Kamil ile maddi manevi zorluk yaşadı, yüz felci geçirdi.

Matematik öğretmeni Osman Cingöz 33 aydır Burdur E Tipi Cezaevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında 7 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Eşi Vesile Cöngöz de 5 ay hapis yattı.

Babam tam 5 aydır cezaevinde esir!

“Babam, abim, eşim içeride, ben yeni çıktım, ailemiz darmadağın”

Hüseyin Yüce: 1431 gündür içerideyim, 80 gündür hukuk dışı bırakılmıyorum, 17 dilekçe verdim

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

KHK’yı gerekçe gösterip yüzde 100 engelli Nurefşan’ı okuldan attılar

Özel eğitime ihtiyaç duyan yüzde 100 engelli Nurefşan Ketenci, sırf babası KHK ile kapatılan kurumda çalıştığı için okuldan atıldı. Annesinin ve babasının ‘cennet kuşu’ diye sevdiği 16 yaşındaki Nurefşan’a mülteci olarak geldiği Almanya sahip çıktı.

BOLD ÖZEL – Nurefşan Ketenci, Kedi Miyavlaması Sendromu ile yüzde yüz engelli olarak doğdu. Henüz 16 yaşında ama doktorların tespitine göre 94 yaşındaki bir insanın kalbini taşıyor. Nurefşan’ın akciğerleri de yorgun. Akciğerinin bir bölümü hiç çalışmıyor, bir bölümü ise kısmen görevini yerine getiriyor.  Oksijen tüpüne bağımlı yaşayan Nurefşan Ketenci yüzde yüz engelli bir çocuk ama 15 Temmuzun hemen ardından babasının çalıştığı kurum bahane edilerek okuldan kovuldu.

ENGELLİ ÇOCUK SAHİBİ OLMAK!

Nurefşan, dünyada 50 bin kişide bir görülen ve tıptaki ismiyle “Cri du Chat“ hastalığı yani Kedi Miyavlaması Sendromu ile dünyaya gözlerini açtı. Kızının hasta olduğunu doğumdan üç gün sonra öğrenen Senanur Ketenci, o günleri “Gözleri görmeyebilirmiş, kulakları duymayabilirmiş. Eşim o kadar çok şey söyledi ki, toparlayamadım kafamda… İlk olarak gözlerinin gördüğünü öğrenmiştik. O zaman eşimin o yüz ifadesi, o şükrü, o hamdi hiç gözümün önünden gitmiyor. Daha sonra bir hemşire bize gelip ‘Neden seviniyorsunuz ki! Sadece gözlerinin görmesi yetmiyor. Bu çocuğun bir sürü rahatsızlığı var. Önünüzde çok zor bir yol var’ deyip bizim moralimizi bozmuştu. Ama biz Nurefşan’la ilgili moralimizi hiç bozmazdık” diyerek anlattı.

“KIZIMIZ AĞLADIĞINDA KEDİLER KULAK KABARTIRDI”

Hastalığın en önemli belirtisi ağlarken kedi gibi ses çıkması ve gelişimin yavaş olması. Kızını “cennet kuşu” diye seven Senanur Hanım çevredekilerin verdiği ilk tepkileri “Doğduğunda kedi miyavlaması gibi ağlıyordu. Sesi hala öyle çıkıyor. Sesi çok gelişmiyor. Ablam geldiğinde söylemişti, kedi gibi miyavladığını. Alt komşum gelmişti. ‘Evde kedi mi var? Kediyi sevmeye geldik.’ diye. Bunların hepsini gülerek karşıladık o zaman. Hiç alınmadık. Dışarıda parka giderdik mesela. Parkta Nurefşan ağladığında kediler kulak kabartırdı.”sözleriyle özetledi.

YÜZDE YÜZ ENGELLİ NUREFŞAN 15 TEMMUZ’UN ARDINDAN OKULDAN KOVULDU

“Hiçbir zaman Nurefşan’ı saklama ihtiyacı hissetmedik.” diyen anne Ketenci Türkiye’de kızı için büyük mücadele verdi. Ama 15 Temmuz Ketenci ailesi için de kabus oldu. Ankara’da Sistem Özel Eğitim Ve Rehabilitasyon Merkezi’nde eğitimine devam eden Nurefşan, babasının KHK ile kapatılan bir kurumda çalışması bahane edilerek 2017 yılında okuldan kovuldu. Nurefşan’ı okuldan alması için okul müdürünün baskı ile  dilekçe imzalattığını söyleyen Ketenci,  “Çok çirkin bir şekilde attılar okuldan. Okul müdürü benim sürekli ağzımı arıyordu. Sürekli sorular soruyordu. Bir gün ‘Çocuğunuzu artık okuldan alın, istemiyoruz’ dedi. Normal şartlarda ancak veli çocuğunu isterse okuldan alabiliyor. Bana dilekçe gönderdi. Bende mevcut şartlardan dolayı imzalamak zorunda kaldım. “ ifadelerini kullandı.

ALMANYA’DA EĞİTİME TEKRAR BAŞLADI

Babanın işsiz kalması, engelli çocuklarının okuldan atılması ve 15 Temmuz sonrası Türkiye’de nefes alamayacak hale gelen Ketenci ailesi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Yüzde yüz engelinin yanı sıra artık bir de mülteci olan Nurefşan’a Almanya sahip çıktı. Almanya’da çok güzel imkanlar sunulduğunu anlatan Senanur Ketenci, “Elektirikli hastane yatağı verdiler. Evin hem girişine hem banyoya lift taktılar. Ayakta durma sandalyesi verildi. 3 kez boyuna ve kilosuna göre tekerlekli sandalye yapıldı. Okulda bire bir kendisine bakıcı verildi. Türkiye’deki gibi 2 gün ve 90 dakika eğitim verilmiyor. Her gün sabah 8’den 3’e kadar okula gidiyor. Bakıcısı altını temizleyip, mamasını yediriyor.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de okuldan kovulan Nurefşan yarım kalan eğitimine Almanya’da devam etti. Ancak hastalığının ağırlaşması ve pandemi sebebiyle eğitimine şimdilik ara verdi.

“BİZİM BÜYÜMEYEN DEV BEBEĞİMİZ”

Nurefşan 7 yaşında diğer çocuklardan farklı olduğunu keşfetti. Çocuklarla iletişim kuramayan ve kendisini ifade edemeyen Nurefşan zaman zaman kendine zarar veriyor. “O bizim büyümeyen dev bebeğimiz.” diyen anne Ketenci,  “Kendine zarar verdiği zaman çaresiz kalıyorsunuz. Dilini, damağını koparmaya çalışıyor. Hiç bir şekilde ona engel olamıyorsunuz. Bu bizi çok üzüyor ve yoruyor” cümleleriyle belirtti.

“CENNETTEN MİSAFİR AĞIRLIYORUM”

Kızı için ‘cennetten misafir’ yorumunda bulunan Ketenci, “Rabbim dese ki  seni dünyaya tekrar göndereceğiz ama yine Nurefşan olacak, ben buna kesinlikle itiraz etmem. Nurefşan’ın eşime, çocuklarıma ve ailemize, etrafımızdakilere çok şey kattığını düşünüyorum. Bir arkadaşım demişti ki, ‘cennetten bir misafir sürekli senin evinde’ yani düşününce bakıyorsunuz, diğer çocuklarınızın sevgisiyle onun sevgisi çok farklı. Ben ağladığımda gelip yanaklarımı okşar. Beni teselli eder. Saçımı okşar, dokunur” dedi.

3 Kasım Dünya Engelliler Gününde Türkiye’deki gerçek engelli sayısı tam olarak bilinmiyor. Ancak Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehre Zümrüt Selçuk’un açıkladığı 2020 yılı Temmuz ayı verilerine göre Ulusal Engelli Veri Tabanına kayıtlı ve hala hayatta olan engelli sayısı 2 milyon 530 bin 376.

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

İktidarın hedefindeki Mezopotamya

150’yi aşkın gazetecinin cezaevinde tutulduğu Türkiye’de son dönemde iktidarın hedefinde Mezopotamya Ajansı (MA) var. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki insan hakları ihlalleri ve hukuksuzlukları haberleştiren ajansın 5 muhabiri birkaç hafta arayla tutuklandı. Polis ablukasındaki ajansın editörü Sedat Yılmaz, neler yaşadıklarını anlattı.

BOLD – 15 Temmuz 2016 sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükumeti, 165 medya kurumunu kapattı. Bunlardan önemli bir kısmı Kürt medyasına aitti. Mezopotamya Ajansı (MA), Eylül 2017’deki büyük kapatmaların ardından kuruldu. Son dönemde Kürt medyasına özellikle MA’ya yönelik baskılar arttı. Kısa sürede 5 muhabiri tutuklanan ajans, adeta polis ablukasında tutuluyor. Ajans muhabirlerinin sokakta çekim yapması engelleniyor, ajans çalışanlarının kamu kurumlarındaki etkinlikleri takip etmesine izin verilmiyor. Ajansın ofislerine yapılan polis baskınlarında arşivine ve bilgisayar altyapısına defalarca el konuldu. Artan baskıları ajansın Haber Editörü Sedat Yılmaz, turkishminute.com’dan Cevheri Güven’e anlattı.

İŞKENCEYLE ÖLÜM SONRASI BASKILAR ARTTI

MA’ya yönelik var olan baskıların son iki ayda artması yayınladıkları bir işkence haberiyle başladı.

11 Eylül’de Van’ın Çatak ilçesinde yakınlarının yanında sağlıklı olarak gözaltına alınan iki köylü birkaç saat sonra ağır yaralı olarak hastaneye götürüldüler. Köylülerden 57 yaşındaki Servet Turgut hayatını kaybetti. 50 yaşındaki Osman Şiban ise uzun süre yoğun bakımda kaldı. Köylülerin yaşadığı işkenceyi MA, bütün boyutlarıyla ve belgeleriyle haberleştirdi.

Polis, haberi yayınlayan MA Van Bürosuna baskın düzenledi. Tüm bilgisayarlar ve dijital materyallere el konuldu. Haberi yazan MA muhabirleri Adnan Bilen ve Cemil Uğur tutuklandılar.

MA’nın şuanda 5 muhabiri tutuklu durumda. 40 çalışanı hakkında onlarca dava bulunuyor. Ajansın web sitesine 27 ayrı mahkeme kararıyla erişim engeli yasağı getirildi.

Sedat Yılmaz, haberi nasıl yayınlamaya karar verdiklerini anlatıyor:

“Van’da iki köylünün uğradığı işkence olayını bizden önce bilen gazeteciler vardı. Ama yayınlama cesareti göstermemişler. Bizim sonradan haberimiz oldu ve büyük baskıya maruz kalacağımızı bilmemize rağmen yayınladık. Haberin yapılması gerekiyordu ve yaptık. Haber masaya geldiğinde yayınlayıp yayınlamama konusunda tartışmadık bile. Bu tip hak ihlalleri konusunda her editörün bağımsızlığı vardır.”

ÇEŞİTLENDİRİLMİŞ BASKI YÖNTEMLERİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

Sedat Yılmaz, Kürt basınının 30 yıldır baskı altında olduğunu ancak son dönemde yaşanan baskının çeşitlendiğini ve farklılaştığını söylüyor:

“Bugün, Kürt basınının önemli gazetelerinden Özgür Ülke gazetesinin bombalanmasının 25. yıl dönümü. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in emriyle yapılan bir bombalamaydı. O dönemin kadroları bugün hala siyaset sahnesinde ve iktidar ortaklıkları sürüyor. Haliyle o günden buyana Kürt basınının içinde yer alan gazetecilerin karşılaştığı anti demokratik sorunlar, engellemeler devam ediyor. Son olarak yaygın biçimde Kürt basınına yönelik kapatmalar, el koymalar sonrasında bir araya gelerek kurduğumuz bir oluşum Mezopotamya Ajansı.”

Sedat Yılmaz, geçmişte Kürt basınının yaşadığı baskıyla bugünü kıyasladığında, baskı yöntemlerinin farklılaşıp, çeşitlendiğini söylüyor:

“Son beş yıldaki baskı yöntemleri başkalaştı. Türkiye’nin 90’lı yıllardaki dinamikleri daha kaba yöntemlerdi. Öldürme üzerine yoğunlaşıyorlardı. 78 arkadaşımız enselerinden vurularak aynı yöntemlerle öldürüldü. Şimdi ise yaygın öldürme yok ama mülkiyete el koyma yaygınlaştırıldı. Medya kurumlarına el konuluyor. Muhabirlerimizin sokakta çalışması engelleniyor. Sokakta kamera kullanmak, görüntü almak, fotoğraf çekmek yasaklandı. Bu Türkiye’deki diğer medya kurumları için de yaygınlaştırıldı. Haberlere erişim engeli getirilmesi, medya kurumlarının defalarca kapatılması gibi farklı yöntemler kullanılıyor baskı aracı olarak.”

“İNSANLAR GAZETECİLERLE KONUŞMAYA KORKUYOR”

Medya üzerindeki baskıların insanları gazetecilerle konuşmaya korkar hale getirdiğini söyleyen Sedat Yılmaz, işkence görenlerin bile yakınlarına zarar verilir korkusuyla konuşmaktan çekindiğini anlatıyor:

“Baskı yöntemleri ifade özgürlüğü durumunu da kötüleştirdi. Geçmişte işkence gören biri yaşadıklarını anlatabiliyordu. Ancak şimdi işkence gören kişinin, çevresi, ailesi, ekonomik kaynakları hedef alınıyor. Örneğin işkence mağdurları isimlerinin yazılmasını istemiyor. Çünkü eşi, kardeşi, babası ya da çocukları işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakılıyor. 90’larda kişi işkenceyi anlatıyordu ama devlet memuru babası işinden atılmıyordu. Şimdi işkenceye uğrayan kişi devlet düşmanı ilan ediliyor ve aile fertleri de bir devlet düşmanının yakınları olarak işlerini kaybediyorlar.”

“EKİPMANLARIMIZA SÜREKLİ EL KONULUYOR”

Ekonomik olarak da baskı gördüklerini anlatan Yılmaz, özellikle polis baskınlarında bilgisayar, dijital arşiv gibi ekipmanlarına el konularak yayıncılık yapmalarının zorlaştırıldığını söylüyor:

“Abone gelirlerimizle ayakta durmaya çalışıyoruz. Gelirlerimiz ve şirketimiz sürekli sıkı denetim altında. Çok büyük bir gelirimiz yok, zaten çalışan arkadaşlarımız da ciddi bir maaş almıyorlar. Mümkün olduğunca kazandığımız parayı hem Ajansın teknik gelişimine harcıyoruz hem de arkadaşlarımızın yaşamlarını sürdürmesi için kullanıyoruz.

Baskınlarda bilgisayarlarımıza el konması yayıncılığımızı çok aksatıyor. Arşivimiz, belliğimiz, dijital materyallerimizin hepsi bir anda yok ediliyor. Sürekli yeniden arşiv tutmak zorunda kalıyoruz. Güncel haberleri aktarmakta sıkıntı yaşıyoruz. Teknolojik olarak ilerlememiz gerekirken sahip olduklarımızı sürekli kaybediyoruz.

El konulan ekipmanlar, tutuklanan muhabirler, haberci ile kaynağı arasında uçurum oluşturuyor. İnsanların bizimle iletişime geçmeye korktuğu bir iklim oluşturuyorlar. Geçmişteki koşullar gibi haber üretme zeminimiz yok edildi. Bu sistemsel bir durum. Şiddete uğrayan, baskıya uğrayan birisi bile uğradığı şiddeti açıklamaktan korkuyor, gizliyor, kendisine otosansür uyguluyor.”

“ÇALIŞANLARIMIZ TEHDİT ALTINDA”

Tutuklamalar dışında MA çalışanlarının sistematik olarak baskı ve tehditlerle karşı karşıya kaldığını söyleyen Yılmaz, iki hafta önce Ankara’daki meslektaşlarının yaşadıklarını örnek veriyor:

“İki hafta önce Ankara’da iki gazetecinin önünü polis çevirdi ve tehdit etti. Buna benzer örnek çok var. Pandemi sürecinde sokağa çıkma yasağında gazeteciler serbestken, bizim çalışanlarımız sokağa çıktığında para cezası veriliyor. Van’da polis tüm gazetecilerin önünde açıkça ‘Mezopotamya Ajansı çekim yapmayacak’ dedi.”

ULUSLARARASI KURULUŞLAR SESSİZ

Yaşadıkları baskıya yerel meslek örgütlerinden destek görmediğini anlatan Sedat Yılmaz, uluslararası kuruluşların da farksız olduğunu söylüyor:

“Türkiye’deki yerel mesleki ve insan hakları kuruluşlarının hep çekingen, korkak ve ama’lı bir dili oldu. Uluslararası örgütlerin temsilcileri ise sonuçta Türkiye’deki medya kuruluşlarının çalışanları ya da parçaları. Aynı çekingenliği onlardan da görüyoruz. Yaşadığımız baskılara karşın ciddi bir destek gördüğümüzü söyleyemem.”

TUTUKLU GAZETECİ KARATAŞ: BASKININ NEDENİ YAŞANANLARI TEŞHİR ETMEMİZ

MA’nın tutuklu muhabiri Dindar Karataş ise cezaevinden avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda, “Ajansımıza dönük baskıların ana nedeni bölgede yaşanan hak ihlalleri ve işkenceleri teşhir etmemizdir” dedi. Karataş, 24 Kasımda gözaltına alındı ve yaptığı haberler ve kaynaklarıyla olan telefon görüşmeleri gerekçe gösterilerek örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandı.

Okumaya devam et

Popular