Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Orgeneral Temel pasifize mi edildi, başka planlar için mi Genelkurmay’a geçti?

Erdoğan, o dönemde korgeneral olan Temel’in (sağda) apoletlerini sökeceğini söyleyen Muharrem İnce’ye, “Sen kimsin ya!” diye cevap vermişti.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CHP’yi eleştirdiği konuşmasını alkışlayan general olarak” tanındı. Ağustosta YAŞ kararı ile orgeneralliği terfi etti ve 2. Ordu Komutanı oldu. Şimdi sürpriz kararla Genelkurmay Karargâhı’na daha önce albay rütbesinin uhdesinde icra olunan bir göreve tayin edilen Org. İsmail Metin Temel’in şahsında TSK bünyesinde iki ayrı güç merkezinin hamlelerini mi seyrediyoruz? 
METİN DEMİRHAN

ANALİZ– Orgeneral İsmail Metin Temel; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle 2. Ordu Komutanlığı görevinden Genelkurmay Denetleme ve Değerlendirme Başkanlığı görevine getirildi.

İddialara göre, Org. Temel, 28 Aralık 2018 gece yarısı Genelkurmay Başkanlığı’ndan gönderilen bir yazılı mesaj emri ile Ankara’ya çağrıldı ve komutanlık vekâletini 7. Kolordu Komutanı Korgeneral Sinan Yayla’ya bırakarak Ankara’ya geldi.

TSK VE MİLLİ SAVUNMA BAKANLIĞI SESSİZ

Bu esnada Müyesser Yıldız da Temel’in görevden alınacağı ya da istifa edeceği bilgisini ve yaşananların detayları yanında Temel’in karârgahı protesto ettiğini kamuoyuyla paylaştı. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ya da Milli Savunma Bakanlığı (MSB) ise bu konuda hiç bir açıklama yapmadı.

Basında yer alan iddialarda 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden bu yana Org. Temel ile Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler arasında çeşitli konularda ihtilaf  yaşandığına ilişkin çeşitli bilgiler de paylaşıldı. 

İsmail Metin Temel, korgeneral rütbesi ile Afrin Harâtı’nı sevk ve idare etmişti.

ERDOĞAN’I ALKIŞLAMIŞTI

Üniformalı olarak bir siyaset yemeğine katılıp orada bir siyasi karakteri (Cumhurbaşkanı Erdoğan) alkışlayan Org. İsmail Metin Temel’in iki personeline madalya verilmesini teklif ettiği, ancak bu teklifinin üst makamlarca uygun görülmemesi üzerine söz konusu madalyaların dağıtılacağı Madalya Törenine katılmadığı ya da Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler daha tören alanındayken askeri terbiyeye aykırı olarak salonu terk ettiği de söylendi. 

Fakat Müyesser Yıldız, Temel’in 14-15 Aralık 2018’de Ankara’da icra edilen söz konusu TSK 2017-2018 Faaliyet Yılı Değerlendirme Toplantısı, Madalya ve Başarılı Birlik Ödül Töreni’ne hiç katılmadığını, katılmamak için de “rapor alma” yöntemini kullandığını aktardı.

PEKİ BÜTÜN BUNLAR NE ANLAMA GELİYOR?

1.Öncelikle belirtmek gerekir ki, “emre itaat” askerliğin ve askeri “asker” yapan disiplinin temel şartıdır. Ordu Komutanı da olsa Org. Temel’in, TSK’nın başı konumundaki Genelkurmay Başkanı Org. Güler’in verdiği karara karşı gelmesi ya da mütalaada bulunması söz konusu olamaz.

Böyle bir hareket, TSK içinde hoşnutsuzluk çıkarmak ve amire karşı gelmek anlamını taşır ve kabul edilemez. Org. Temel de bu yalın gerçeği bilecek ve normal şartlar da disiplin kurallarına aykırı hareket etmeyecek kadar tecrübelidir.

Öyleyse Org. Temel neden askerlikle bağdaşmayacak anormal tepkiler vermiştir? Bu durum açıkça Hulusi Akar ve Yaşar Güler ile İsmail Metin Temel arasında perde arkasında cereyan eden bir çekişme ve mücadelenin varlığını göstermektedir. 

Temel ile birlikte 4. Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Mustafa Barut’un Erzincan’daki 3. Ordu Komutanlığı’nda pasif bir göreve getirilmesi de dikkat çekici bir gelişmedir. Barut’un önemli bir birliğin komutanlığından azledilmesinin ve bu azlin Temel’in azli ile ilişkisinin anlaşılması olayın perde arkasının aydınlatılması açısından önemlidir.

İsmail Metin Temel (ortada) Suriye’nin kuzeyindeki Afrin şehrine yönelik harekât esnasında korgeneral rütbesindeydi.

YILIN ORTASINDA KARARNAME YAYIMLANIYORSA

Bir devlet 2 tane subayını pasifize etmek için bir yılın ortasında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yayımlıyorsa aslında bu olay 2 kişi arasındaki basit bir mücadeleyi değil TSK’da nüfuzu olan farklı grupların birbirleriyle mücadelesinin küpün dışına sızmasını gösterir. 

Bunlar birlikte değerlendirildiğinde Temel’in görevden alınmasının salt görüş ayrılığı ve fevri hareketler ile açıklanmasının mümkün olmadığı ve TSK’da çeşitli gruplar arasındaki bir çekişme hatta güç mücadelesinin varlığına işaret ettiği söylenebilir.

2. Bu gelişmenin, Suriye’de icra edilecek askeri bir harekât öncesinde yaşanması ise ayrıca dikkat çekicidir. Buna yönelik bir değerlendirme içinse elde yeterli bilgi bulunmamaktadır.

3. Bir başka dikkat çeken husus ise Org. Temel ile kullanılan iletişim yöntemidir.

Ordu komutanının sözlü ve daha yumuşak iletişim kanalları değil de yazılı mesaj emri ile Ankara’ya çağrılması “Temel’in başkaldıran tavrı ile açılanabileceği gibi Genelkurmay Başkanı ve Temel arasındaki ilişkinin kriz seviyesinde cereyan ettiği, normal iletişimin kopuk olduğu” şeklinde yorumlanabilir.

TEMEL’İN ŞAHSINDA BİR GÜÇ MÜCADELESİ Mİ YÜRÜTÜLÜYOR?

4. Hulusi Akar ve Yaşar Güler ile Org. Temel arasındaki bu kriz görüş ayrılığından değil de yukarıda açıklandığı bir güç mücadelesinden kaynaklanıyorsa TSK içinde perde arkasında yaşanan bir güç mücadelesinin varlığını ve Temel’in şahsında yürütülen bu mücadelenin ileri boyutlara ulaştığının da habercisi olabilir.

Eğer bu yorum doğru ise, yakın gelecekte benzer görevden almaların ve tayinlerin yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır.

5. Son olarak “pasifize edilme” söylemi hep medyanın kamuoyuna karşı kullandığı söylemdir.

Gerçekten “pasifize etmek midir?, yoksa daha sonrası için yapılan bazı planlamalara hazırlık için midir? bunu henüz bilmiyoruz.

PASİF GÖREVDEYKEN FİŞLEME LİSTELERİ HAZIRLADILAR

Zira Balyoz vb. davalarda yargılanan askerlerin tamamı 15 Temmuz’dan önceki süreçte “pasifize” yerlerdeydi ve çoğunun 15 Temmuz gecesi bazı tuzaklarda yer aldığını, pasif görevlerdeyken listeler hazırladığını, ertesi sabahtan itibaren de bu listelerle TSK’yı tasfiye sürecini yönettiğini biliyoruz.

Bu yüzden Erdoğan’ın “hukukumuz var” deyip koruyup kolladığı Temel’i Ankara’da yakınına ve en üst karargâh olan Genelkurmay Karargâhı’na alması hakkında sadece “pasifize etme” yorumuna odaklanmak başka ihtimalleri gözden kaçırmamıza sebep olabilir. Hâdiseyi temkinli yorumlamak faydalı olacaktır.

Sonuç:

Bu hâdise TSK’nın aşırı politize olduğunun ispatıdır.

Artık orgeneral seviyesine gelmiş bir komutanın Genelkurmay Başkanlığı’nı protesto ettiğini, emre itaat etmediğini, itaatsizlik için doktor raporu alma yolunu seçtiğini, Atatürk’ün “ordunun ruhu subaylardır” sözünü dikkate alındığımızda subaylığın en üst rütbesinde böyle bir hareketin sergilenebildiğini, Türkiye’nin en itibarlı kurumu olan TSK’nın maalesef temel değerlerinin erozyona uğradığı söylenebilir.

Orgeneral İsmail Metin Temel niçin görevden alındı?

BOLD ÖZEL

Burdur Cezaevinde vaka sayısı arttı: “Babam, abim, eşim hepsi pozitif”

4 yıldır Burdur E Tipi Cezaevinde tutuklu olan esnaf Hüseyin Yüce, doktor olan oğlu Yusuf Yüce ve damadı Osman Cingöz’e kovid-19 teşhisi konuldu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Aynı aileden 3 mahpus cezaevinde koronavirüse yakalandı. Yedi aydır Burdur E Tipi Cezaevinde esir tutulan esnaf Hüseyin Yüce (61), koğuş arkadaşı oğlu Yusuf Yüce ve yan koğuşunda bulunan damadı Osman Cingöz’e kovid-19 teşhisi konuldu.

Cezaevlerindeki salgının boyutları her geçen gün ciddileşiyor. Burdur Cezaevinde tutuklu bulunan mahpusların aileleri bir haftadır seslerini duyurmak için çırpınıyor. Adalet Bakanlığı ise ne açıklama yapıyor ne de ailelerin endişelerini giderecek önlemler alınıyor.

“AİLELER ÖĞRENİNCE TEST YAPTILAR”

Babasıyla ve eşiyle telefon görüşü yaptıktan sonra Bold Medya’ya ulaşan Hüseyin Yüce’nin kızı Vesile Cingöz, “Babam ve abim B1-1’de, eşim B1-8’de kalıyor. Koğuşları 30 kişilik. İçerde olanlar yavaş yavaş korona olmaya başladı ve hiçbir önlem yok. Dün eşimle görüştük, ondan önceki gün de babamla. Revire çıkarmamışlar. Butona basıyorlar, ona da cevap vermemişler. Abim doktor, diyor ki, bir haftadır dilekçe veriyoruz, gelmiyorlar.” dedi.

“TELEFON GÖRÜŞLERİ YASAKLANDI”

Telefon görüşünden sonra aileler durumu öğrenince mahpusların teste götürüldüğünü ifade eden Cingöz, “Babam, abim, eşim, üçü de 1 Aralık’ta pozitif çıktı. Biz e-nabızdan öğrendik. Sonra tabi yöneticiler telaşlanmışlar, isteyene test yapalım denilmiş. B Bloktaki koğuşlarda vaka sayısı çok. Telefon görüşleri yasaklandı. İki hafta onlardan haber alamayacağız.” diye konuştu.

GERGERLİOĞLU: ÜLKENİN İKTİDARI KOVİDİ BÖYLE YÖNETİYOR

Burdur’daki durumu defalarca gündeme getiren HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanlığı’nın cezaevlerindeki kovid vakalarını açıklamamakta ısrar ettiğini söyledi. Gergerlioğlu: “Sayın Abdülhamit Gül’ün yüzüne de söyledim yine cevap vermedi. En son açıklaması haziran ayında. Ülkenin iktidarı kovidi böyle yönetiyor, işte apaçık ortada. Bakın en son Tarsus Cezaevinde, soyadı Güzel olan bir mahpus vefat etti.” ifadelerini kullandı. 14 Kasım 2020’de Bursa H Tipi Cezaevinde koranavirüs kapan Bursa Telekom Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Özen (59), hastaneye çok geç götürüldüğü için hayatını kaybetmişti.

Burdur’un Bucak ilçesinde esnaflık yapan Hüseyin Yüce, kendi iş yerini sattıktan sonra tarhana dükkanında çalışıyordu. Cemaat soruşturmaları kapsamında 9 Eylül 2016’dan bu yana hapiste olan Yüce, tanık ifadelerine dayanılarak dini sohbetlere katıldığı gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası 2018 yılının ikinci yarısında Yargıtay tarafından onandı. Hüseyin Yüce’nin cezaevinde kalması gereken süre 10 Mayıs 2020’de sona erdi. Ancak 7 ay geçmesine ve defalarca dilekçe vermesine rağmen hala tahliye edilmedi.

Hüseyin Yüce’nin oğlu Yusuf Yüce, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Hastanesinde dahiliye doktoruyken tutuklandı. Toplam 21 ay cezaevinde bulunan Yusuf Yüce, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezası Yargıtay tarafından onaylandı. Eşi Nurten Yüce ve 4 yaşındaki oğlu Yekta Kamil ile maddi manevi zorluk yaşadı, yüz felci geçirdi.

Matematik öğretmeni Osman Cingöz 33 aydır Burdur E Tipi Cezaevinde tutuklu. Cemaat soruşturmaları kapsamında 7 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı. Eşi Vesile Cöngöz de 5 ay hapis yattı.

Babam tam 5 aydır cezaevinde esir!

“Babam, abim, eşim içeride, ben yeni çıktım, ailemiz darmadağın”

Hüseyin Yüce: 1431 gündür içerideyim, 80 gündür hukuk dışı bırakılmıyorum, 17 dilekçe verdim

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

KHK’yı gerekçe gösterip yüzde 100 engelli Nurefşan’ı okuldan attılar

Özel eğitime ihtiyaç duyan yüzde 100 engelli Nurefşan Ketenci, sırf babası KHK ile kapatılan kurumda çalıştığı için okuldan atıldı. Annesinin ve babasının ‘cennet kuşu’ diye sevdiği 16 yaşındaki Nurefşan’a mülteci olarak geldiği Almanya sahip çıktı.

BOLD ÖZEL – Nurefşan Ketenci, Kedi Miyavlaması Sendromu ile yüzde yüz engelli olarak doğdu. Henüz 16 yaşında ama doktorların tespitine göre 94 yaşındaki bir insanın kalbini taşıyor. Nurefşan’ın akciğerleri de yorgun. Akciğerinin bir bölümü hiç çalışmıyor, bir bölümü ise kısmen görevini yerine getiriyor.  Oksijen tüpüne bağımlı yaşayan Nurefşan Ketenci yüzde yüz engelli bir çocuk ama 15 Temmuzun hemen ardından babasının çalıştığı kurum bahane edilerek okuldan kovuldu.

ENGELLİ ÇOCUK SAHİBİ OLMAK!

Nurefşan, dünyada 50 bin kişide bir görülen ve tıptaki ismiyle “Cri du Chat“ hastalığı yani Kedi Miyavlaması Sendromu ile dünyaya gözlerini açtı. Kızının hasta olduğunu doğumdan üç gün sonra öğrenen Senanur Ketenci, o günleri “Gözleri görmeyebilirmiş, kulakları duymayabilirmiş. Eşim o kadar çok şey söyledi ki, toparlayamadım kafamda… İlk olarak gözlerinin gördüğünü öğrenmiştik. O zaman eşimin o yüz ifadesi, o şükrü, o hamdi hiç gözümün önünden gitmiyor. Daha sonra bir hemşire bize gelip ‘Neden seviniyorsunuz ki! Sadece gözlerinin görmesi yetmiyor. Bu çocuğun bir sürü rahatsızlığı var. Önünüzde çok zor bir yol var’ deyip bizim moralimizi bozmuştu. Ama biz Nurefşan’la ilgili moralimizi hiç bozmazdık” diyerek anlattı.

“KIZIMIZ AĞLADIĞINDA KEDİLER KULAK KABARTIRDI”

Hastalığın en önemli belirtisi ağlarken kedi gibi ses çıkması ve gelişimin yavaş olması. Kızını “cennet kuşu” diye seven Senanur Hanım çevredekilerin verdiği ilk tepkileri “Doğduğunda kedi miyavlaması gibi ağlıyordu. Sesi hala öyle çıkıyor. Sesi çok gelişmiyor. Ablam geldiğinde söylemişti, kedi gibi miyavladığını. Alt komşum gelmişti. ‘Evde kedi mi var? Kediyi sevmeye geldik.’ diye. Bunların hepsini gülerek karşıladık o zaman. Hiç alınmadık. Dışarıda parka giderdik mesela. Parkta Nurefşan ağladığında kediler kulak kabartırdı.”sözleriyle özetledi.

YÜZDE YÜZ ENGELLİ NUREFŞAN 15 TEMMUZ’UN ARDINDAN OKULDAN KOVULDU

“Hiçbir zaman Nurefşan’ı saklama ihtiyacı hissetmedik.” diyen anne Ketenci Türkiye’de kızı için büyük mücadele verdi. Ama 15 Temmuz Ketenci ailesi için de kabus oldu. Ankara’da Sistem Özel Eğitim Ve Rehabilitasyon Merkezi’nde eğitimine devam eden Nurefşan, babasının KHK ile kapatılan bir kurumda çalışması bahane edilerek 2017 yılında okuldan kovuldu. Nurefşan’ı okuldan alması için okul müdürünün baskı ile  dilekçe imzalattığını söyleyen Ketenci,  “Çok çirkin bir şekilde attılar okuldan. Okul müdürü benim sürekli ağzımı arıyordu. Sürekli sorular soruyordu. Bir gün ‘Çocuğunuzu artık okuldan alın, istemiyoruz’ dedi. Normal şartlarda ancak veli çocuğunu isterse okuldan alabiliyor. Bana dilekçe gönderdi. Bende mevcut şartlardan dolayı imzalamak zorunda kaldım. “ ifadelerini kullandı.

ALMANYA’DA EĞİTİME TEKRAR BAŞLADI

Babanın işsiz kalması, engelli çocuklarının okuldan atılması ve 15 Temmuz sonrası Türkiye’de nefes alamayacak hale gelen Ketenci ailesi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Yüzde yüz engelinin yanı sıra artık bir de mülteci olan Nurefşan’a Almanya sahip çıktı. Almanya’da çok güzel imkanlar sunulduğunu anlatan Senanur Ketenci, “Elektirikli hastane yatağı verdiler. Evin hem girişine hem banyoya lift taktılar. Ayakta durma sandalyesi verildi. 3 kez boyuna ve kilosuna göre tekerlekli sandalye yapıldı. Okulda bire bir kendisine bakıcı verildi. Türkiye’deki gibi 2 gün ve 90 dakika eğitim verilmiyor. Her gün sabah 8’den 3’e kadar okula gidiyor. Bakıcısı altını temizleyip, mamasını yediriyor.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de okuldan kovulan Nurefşan yarım kalan eğitimine Almanya’da devam etti. Ancak hastalığının ağırlaşması ve pandemi sebebiyle eğitimine şimdilik ara verdi.

“BİZİM BÜYÜMEYEN DEV BEBEĞİMİZ”

Nurefşan 7 yaşında diğer çocuklardan farklı olduğunu keşfetti. Çocuklarla iletişim kuramayan ve kendisini ifade edemeyen Nurefşan zaman zaman kendine zarar veriyor. “O bizim büyümeyen dev bebeğimiz.” diyen anne Ketenci,  “Kendine zarar verdiği zaman çaresiz kalıyorsunuz. Dilini, damağını koparmaya çalışıyor. Hiç bir şekilde ona engel olamıyorsunuz. Bu bizi çok üzüyor ve yoruyor” cümleleriyle belirtti.

“CENNETTEN MİSAFİR AĞIRLIYORUM”

Kızı için ‘cennetten misafir’ yorumunda bulunan Ketenci, “Rabbim dese ki  seni dünyaya tekrar göndereceğiz ama yine Nurefşan olacak, ben buna kesinlikle itiraz etmem. Nurefşan’ın eşime, çocuklarıma ve ailemize, etrafımızdakilere çok şey kattığını düşünüyorum. Bir arkadaşım demişti ki, ‘cennetten bir misafir sürekli senin evinde’ yani düşününce bakıyorsunuz, diğer çocuklarınızın sevgisiyle onun sevgisi çok farklı. Ben ağladığımda gelip yanaklarımı okşar. Beni teselli eder. Saçımı okşar, dokunur” dedi.

3 Kasım Dünya Engelliler Gününde Türkiye’deki gerçek engelli sayısı tam olarak bilinmiyor. Ancak Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehre Zümrüt Selçuk’un açıkladığı 2020 yılı Temmuz ayı verilerine göre Ulusal Engelli Veri Tabanına kayıtlı ve hala hayatta olan engelli sayısı 2 milyon 530 bin 376.

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

İktidarın hedefindeki Mezopotamya

150’yi aşkın gazetecinin cezaevinde tutulduğu Türkiye’de son dönemde iktidarın hedefinde Mezopotamya Ajansı (MA) var. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki insan hakları ihlalleri ve hukuksuzlukları haberleştiren ajansın 5 muhabiri birkaç hafta arayla tutuklandı. Polis ablukasındaki ajansın editörü Sedat Yılmaz, neler yaşadıklarını anlattı.

BOLD – 15 Temmuz 2016 sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükumeti, 165 medya kurumunu kapattı. Bunlardan önemli bir kısmı Kürt medyasına aitti. Mezopotamya Ajansı (MA), Eylül 2017’deki büyük kapatmaların ardından kuruldu. Son dönemde Kürt medyasına özellikle MA’ya yönelik baskılar arttı. Kısa sürede 5 muhabiri tutuklanan ajans, adeta polis ablukasında tutuluyor. Ajans muhabirlerinin sokakta çekim yapması engelleniyor, ajans çalışanlarının kamu kurumlarındaki etkinlikleri takip etmesine izin verilmiyor. Ajansın ofislerine yapılan polis baskınlarında arşivine ve bilgisayar altyapısına defalarca el konuldu. Artan baskıları ajansın Haber Editörü Sedat Yılmaz, turkishminute.com’dan Cevheri Güven’e anlattı.

İŞKENCEYLE ÖLÜM SONRASI BASKILAR ARTTI

MA’ya yönelik var olan baskıların son iki ayda artması yayınladıkları bir işkence haberiyle başladı.

11 Eylül’de Van’ın Çatak ilçesinde yakınlarının yanında sağlıklı olarak gözaltına alınan iki köylü birkaç saat sonra ağır yaralı olarak hastaneye götürüldüler. Köylülerden 57 yaşındaki Servet Turgut hayatını kaybetti. 50 yaşındaki Osman Şiban ise uzun süre yoğun bakımda kaldı. Köylülerin yaşadığı işkenceyi MA, bütün boyutlarıyla ve belgeleriyle haberleştirdi.

Polis, haberi yayınlayan MA Van Bürosuna baskın düzenledi. Tüm bilgisayarlar ve dijital materyallere el konuldu. Haberi yazan MA muhabirleri Adnan Bilen ve Cemil Uğur tutuklandılar.

MA’nın şuanda 5 muhabiri tutuklu durumda. 40 çalışanı hakkında onlarca dava bulunuyor. Ajansın web sitesine 27 ayrı mahkeme kararıyla erişim engeli yasağı getirildi.

Sedat Yılmaz, haberi nasıl yayınlamaya karar verdiklerini anlatıyor:

“Van’da iki köylünün uğradığı işkence olayını bizden önce bilen gazeteciler vardı. Ama yayınlama cesareti göstermemişler. Bizim sonradan haberimiz oldu ve büyük baskıya maruz kalacağımızı bilmemize rağmen yayınladık. Haberin yapılması gerekiyordu ve yaptık. Haber masaya geldiğinde yayınlayıp yayınlamama konusunda tartışmadık bile. Bu tip hak ihlalleri konusunda her editörün bağımsızlığı vardır.”

ÇEŞİTLENDİRİLMİŞ BASKI YÖNTEMLERİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

Sedat Yılmaz, Kürt basınının 30 yıldır baskı altında olduğunu ancak son dönemde yaşanan baskının çeşitlendiğini ve farklılaştığını söylüyor:

“Bugün, Kürt basınının önemli gazetelerinden Özgür Ülke gazetesinin bombalanmasının 25. yıl dönümü. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in emriyle yapılan bir bombalamaydı. O dönemin kadroları bugün hala siyaset sahnesinde ve iktidar ortaklıkları sürüyor. Haliyle o günden buyana Kürt basınının içinde yer alan gazetecilerin karşılaştığı anti demokratik sorunlar, engellemeler devam ediyor. Son olarak yaygın biçimde Kürt basınına yönelik kapatmalar, el koymalar sonrasında bir araya gelerek kurduğumuz bir oluşum Mezopotamya Ajansı.”

Sedat Yılmaz, geçmişte Kürt basınının yaşadığı baskıyla bugünü kıyasladığında, baskı yöntemlerinin farklılaşıp, çeşitlendiğini söylüyor:

“Son beş yıldaki baskı yöntemleri başkalaştı. Türkiye’nin 90’lı yıllardaki dinamikleri daha kaba yöntemlerdi. Öldürme üzerine yoğunlaşıyorlardı. 78 arkadaşımız enselerinden vurularak aynı yöntemlerle öldürüldü. Şimdi ise yaygın öldürme yok ama mülkiyete el koyma yaygınlaştırıldı. Medya kurumlarına el konuluyor. Muhabirlerimizin sokakta çalışması engelleniyor. Sokakta kamera kullanmak, görüntü almak, fotoğraf çekmek yasaklandı. Bu Türkiye’deki diğer medya kurumları için de yaygınlaştırıldı. Haberlere erişim engeli getirilmesi, medya kurumlarının defalarca kapatılması gibi farklı yöntemler kullanılıyor baskı aracı olarak.”

“İNSANLAR GAZETECİLERLE KONUŞMAYA KORKUYOR”

Medya üzerindeki baskıların insanları gazetecilerle konuşmaya korkar hale getirdiğini söyleyen Sedat Yılmaz, işkence görenlerin bile yakınlarına zarar verilir korkusuyla konuşmaktan çekindiğini anlatıyor:

“Baskı yöntemleri ifade özgürlüğü durumunu da kötüleştirdi. Geçmişte işkence gören biri yaşadıklarını anlatabiliyordu. Ancak şimdi işkence gören kişinin, çevresi, ailesi, ekonomik kaynakları hedef alınıyor. Örneğin işkence mağdurları isimlerinin yazılmasını istemiyor. Çünkü eşi, kardeşi, babası ya da çocukları işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakılıyor. 90’larda kişi işkenceyi anlatıyordu ama devlet memuru babası işinden atılmıyordu. Şimdi işkenceye uğrayan kişi devlet düşmanı ilan ediliyor ve aile fertleri de bir devlet düşmanının yakınları olarak işlerini kaybediyorlar.”

“EKİPMANLARIMIZA SÜREKLİ EL KONULUYOR”

Ekonomik olarak da baskı gördüklerini anlatan Yılmaz, özellikle polis baskınlarında bilgisayar, dijital arşiv gibi ekipmanlarına el konularak yayıncılık yapmalarının zorlaştırıldığını söylüyor:

“Abone gelirlerimizle ayakta durmaya çalışıyoruz. Gelirlerimiz ve şirketimiz sürekli sıkı denetim altında. Çok büyük bir gelirimiz yok, zaten çalışan arkadaşlarımız da ciddi bir maaş almıyorlar. Mümkün olduğunca kazandığımız parayı hem Ajansın teknik gelişimine harcıyoruz hem de arkadaşlarımızın yaşamlarını sürdürmesi için kullanıyoruz.

Baskınlarda bilgisayarlarımıza el konması yayıncılığımızı çok aksatıyor. Arşivimiz, belliğimiz, dijital materyallerimizin hepsi bir anda yok ediliyor. Sürekli yeniden arşiv tutmak zorunda kalıyoruz. Güncel haberleri aktarmakta sıkıntı yaşıyoruz. Teknolojik olarak ilerlememiz gerekirken sahip olduklarımızı sürekli kaybediyoruz.

El konulan ekipmanlar, tutuklanan muhabirler, haberci ile kaynağı arasında uçurum oluşturuyor. İnsanların bizimle iletişime geçmeye korktuğu bir iklim oluşturuyorlar. Geçmişteki koşullar gibi haber üretme zeminimiz yok edildi. Bu sistemsel bir durum. Şiddete uğrayan, baskıya uğrayan birisi bile uğradığı şiddeti açıklamaktan korkuyor, gizliyor, kendisine otosansür uyguluyor.”

“ÇALIŞANLARIMIZ TEHDİT ALTINDA”

Tutuklamalar dışında MA çalışanlarının sistematik olarak baskı ve tehditlerle karşı karşıya kaldığını söyleyen Yılmaz, iki hafta önce Ankara’daki meslektaşlarının yaşadıklarını örnek veriyor:

“İki hafta önce Ankara’da iki gazetecinin önünü polis çevirdi ve tehdit etti. Buna benzer örnek çok var. Pandemi sürecinde sokağa çıkma yasağında gazeteciler serbestken, bizim çalışanlarımız sokağa çıktığında para cezası veriliyor. Van’da polis tüm gazetecilerin önünde açıkça ‘Mezopotamya Ajansı çekim yapmayacak’ dedi.”

ULUSLARARASI KURULUŞLAR SESSİZ

Yaşadıkları baskıya yerel meslek örgütlerinden destek görmediğini anlatan Sedat Yılmaz, uluslararası kuruluşların da farksız olduğunu söylüyor:

“Türkiye’deki yerel mesleki ve insan hakları kuruluşlarının hep çekingen, korkak ve ama’lı bir dili oldu. Uluslararası örgütlerin temsilcileri ise sonuçta Türkiye’deki medya kuruluşlarının çalışanları ya da parçaları. Aynı çekingenliği onlardan da görüyoruz. Yaşadığımız baskılara karşın ciddi bir destek gördüğümüzü söyleyemem.”

TUTUKLU GAZETECİ KARATAŞ: BASKININ NEDENİ YAŞANANLARI TEŞHİR ETMEMİZ

MA’nın tutuklu muhabiri Dindar Karataş ise cezaevinden avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda, “Ajansımıza dönük baskıların ana nedeni bölgede yaşanan hak ihlalleri ve işkenceleri teşhir etmemizdir” dedi. Karataş, 24 Kasımda gözaltına alındı ve yaptığı haberler ve kaynaklarıyla olan telefon görüşmeleri gerekçe gösterilerek örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandı.

Okumaya devam et

Popular