Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

48 saat süren film gibi yolculuk: Meriç’i yüzerek geçti

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın doğada 48 saatlik yaşam mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL

Emrah Büyüktaş, mesleğinin başında genç bir komiser yardımcısıydı. Yüksek puanla girdiği Polis Akademisi’nden mezun olur olmaz Sinop Emniyet Müdürlüğü’nde göreve başlamıştı.

15 Temmuz 2016’dan sonra onun da hayatı birçok meslektaşı gibi değişti. Görevde kaldığı üç ayda ağlayarak insanları tutuklamak durumunda kaldı. Bylock listelerinde ismi bulunduğu gerekçesiyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihracının ardından, garsonluk dahil yapmadığı iş kalmadı.

Parasının tükendiği noktada, 6 arkadaş bir bot alıp kendi başlarına yola düştüler. Meriç’te suyun içinde sırt üstü sürüklenirken, yıldızları seyretti gecenin karanlığında ve Eşkıya filmini düşündü…

İşte Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın kendi ağzından zor şartlarda 48 saat süren ölüm-kalım mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

O GECE YILLIK İZİNDEN YENİ GERİ DÖNMÜŞTÜM

15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznime ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla İstanbul’dan hareket etmiştim. Akşam görevimin başındayken, darbe girişimi yaşandı.

Akşamları ben aranan şahıslarla ilgili görev yapıyordum. Alt devre kardeşlerimiz gelmişti. Zaten bizden sonra alt devreler yok, mezun olamadılar. Ben polis akademisinin en son mezunlarındanım, daha sonrası yok. Öğrencileri farklı üniversitelere attılar. Yani 8 yıl emek verdikleri mesleklerine saçma sapan gerekçeler ile maalesef başlayamadılar.

Onlar ile çay bahçesinde oturur iken, telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul Boğaz’ı kapatıldı, askerler köprüdeler diye. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, o ara bombalar patlıyordu. IŞİD eylemler yapıyordu. Herhalde Boğaz Köprüsü’ne de bomba yerleştirildi zannettim. Bu arada neden polis değil de asker geldi dedim. Onun düşüncesinde idik. Buna bir anlamda veremedik.

Daha sonra Cumhurbaşkanı bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi. Biz hemen emniyete hareket ettik. Emrimdeki polis memurlarını da çağırdım. Görev başına gelin, devletin sizlere ihtiyacı var dedim. Daha sonra emniyet müdürlüğüne gittim. Orada karşılaştığım tablo çok garipti.

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş mesleğinden ihraç edilmeden önce.

Bu arada Sinop İl Emniyet Müdürü, istihbarat şube müdürü, terörle mücadele şube müdürü bir arabaya binmişler bir yere doğru hareket etmeye hazırlanıyorlardı. Sonradan öğrendim ki saklanmaya çalışmışlar.

Ben o gün asayiş şubede görevli idim. Burada terörle şube müdürü asayiş şubeye de vekalet ediyordu. Ben nasıl hareket edelim, bir talimatınız var mı diye sordum. Sen adliye lojmanlarına git, ben sana ulaşırım dedi. İki polis memuru ile adliyede beklemeye başladık.

Bu arada halk sokağa çıkmaya başlamıştı. Herkes şehir merkezinde toplanıyordu. Karşıt görüşlüler de gelince atışmalar yaşanmıştı. Adliye lojmanlarında görevli olduğum için yerimden de ayrılamıyorum. Telsizden birinin talimatını bekliyorum, kimse ortalıkta yok.

DARBEYİ ÖVEN SERBEST KALDI BEN TERÖRİST OLDUM

Kimseden ses çıkmayınca kendi insiyatifimle olay yerine gittim. Sinop’un suçlularından olan, önceden işlem yaptıklarımız bize karşı ‘asker gelecek, kafanıza sıkacak, siz de geberceksiniz’ dedi. Daha sonra başka bir şahıs yine taşkınlık yapıp görevli polislere vurmaya çalışıyordu.

Şahsı bizzat kendim kelepçeledim, belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı. Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı, biz ise terörist ilan edildik.

O GÜN SAKLANANLAR TERFİ ALDI

Saklanmaya giden müdürler şu an terfi aldılar. Çünkü 15 Temmuz günü çok büyük riskler aldılar, terfi almaları da çok normal tabi. İl emniyet müdürünün olayı çok daha saçma. Bu şahıs Fetö soruşturması geçiriyor. Evi, makamı, aracı arandı. Mahkemeden adli kontrolle bırakıldı, hatta haftada bir valiliğe gidip imza atıyordu. Ama tüm bunlara rağmen o koltukta oturmaya devam ediyordu.

Ve bu insanlar ihraç olmadı, biz ihraç olduk. Darbeye karşı koyan ben terörist, kaçan onlar kahraman oldular. Ben her zaman darbenin her türlüsünün karşısında oldum. Bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Çünkü hayatım boyunca aldığım eğitim ve terbiye bunu gerektiriyor. Bizler demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirildik.

KİMİN KAHRAMAN KİMİN HAİN OLDUĞUNU TARİH GÖSTERECEK

Devlete ve millete karşı kesinlikle yanlış bir hareketim olmamıştır, olamaz da zaten. Tüm gerçeklerin zamanı geldiğinde ortaya çıkacağından şüphem yok. 15 Temmuz’dan sonra 3 gün eve dahi gitmeden çalıştım. Sonradan tutuklanan devrem 13-14 yaşından beri arkadaşım da benimle beraberdi.

3. günün sonunda arkadaşımı emniyete çağırdılar. Açığa alınmış ve beni arayıp durumu anlattı. Ben ilk başta şaka yapıyor zannettim. Çünkü o da benimle birlikte günlerce çalışmıştı ve nasıl bir hayat sürdüğünü yakından biliyordum. İnsan sonraları anlıyor ki önceden oluşturdukları listeler var ve sırayla herkesi görevden alıyorlar.

Önce arkadaşlarımı sonra bizleri görevden aldılar. Hala almaya devam ediyorlar zaten. Kendilerine muhalif olan herkesi bir torbaya dolduruyorlar ve terörist ilan edip hayatlarını karartıyorlar. Bu operasyonlar Gülen Cemaati odaklı olarak tüm kesimlere sıçradı. Cemaatle bir ilginizin olup olmadığına bakılmaksızın, muhalifseniz terörist damgasını yiyorsunuz.

BİR 15 TEMMUZ’DA POLİSLİĞE BAŞLADI

2006 yılında Polis Koleji’ne girdim. Bursa’da okudum Polis Koleji’ni. 2014’te Polis Akademisi’nden mezun oldum. İlk görev yerim Sinop Emniyet Müdürlüğü’ydü. 15 Temmuz 2014’te göreve başladım.

Açığa alındığım 3 Ekim 2016 tarihine kadar Ekipler Amirliği, Cinayet Şube ve Aranan Şahıslar bölümlerinden sorumlu büro amiriydim. 22 Kasım 2016’da KHK ile ihraç oldum.

15 Temmuz’dan sonra da 2,5-3 ay görevime devam etmiştim. Bu sırada Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonlar başladı. İsimleri önceden belirlenmiş, her meslekten insan; polis, hakim, savcı, öğretmen tutuklanıyordu. O dönemde ben mahkemelerde görevliydim.

Dışarıda düzeni sağlamak, mahkeme sonucunu takip etmek, bilgi vermek gibi işlerim vardı. Bir de tutuklananları cezaevine teslim ediyorduk. Olağan şüpheli gözüyle bakıldığı için bize ev aramaları gibi görevler verilmiyordu.

Maalesef emniyet içinde, Polis Akademisi mezunu herkese ‘cemaatçi’ damgası yapıştırılıyordu.

EN YAKIN ARKADAŞLARIMI HAPSE ATMAK ZORUNDA KALDIM

O mahkemelerde insanların haksız yere tutuklandığını gördüm. Yani ben bu insanlarla çalıştım. Hepsini tanıyorum, ne kadar iyi olduklarını biliyorum. Terörist olması imkânsız insanları elimizle götürüp hapishaneye atıyorduk, ki 10 yıllık en yakın arkadaşlarım, mesai arkadaşlarım da bunlara dahil…

Bir yandan da ağladığını, üzüldüğünü belli etmemek zorundasın. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordun ki, ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım.

MAHKEMELERDE O ÇIKĞIKLARI DUYDUKÇA LAVABOYA KAÇIP AĞLIYORDUM

Arkadaşlarımı hapishaneye bıraktıktan sonra günlerce uyuyamadım. Sinop’ta Gülen Cemaati’ne bağlı bir yurtta çalışan temizlikçi bile darbeden gözaltına alındı.

Adamı evinden ben aldım. Mahkemelerde çocukların babalarına sarılıp ağlamalarına şahit oldum. O çığlıkları duydukça ben de lavaboya kaçıp kaçıp ağlıyordum. Yaşadıklarımız çok ağırdı.

O kadar çok insan tutuklandı ki, herhalde şubede en son ben kalacağım ve beni hapishaneye sokaktan geçen adam götürecek diye düşünmeye başladım. Artık büroda çalışacak insan kalmadı. Muhalif her insanı aynı kefeye koyup terörist ilan ediyorlardı.

Zaten Polis Akademisi öğrencilerine 2013’ten itibaren, yolsuzluk operasyonundan sonra ‘Gülen Cemaati ile bağlantılıdır’ diye bir yaklaşım vardı. O zamanki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın bizzat bu konuyla alakalı açıklaması var.

Görevden alındıktan sonra gelip beni alsınlar diye bir hafta evde öylece bekledim… ‘Nasıl olsa suçum yoktu. Bana bir şey olmaz’ diye düşünüyorum. Suçun olup olmamasına bakmıyor oysa…

Zaten kafalarında yazıp çizmişler, herkesin cezasını veriyorlar. Ben hâlâ hukuk olduğuna inandığım için, bütün hayatımız bu değerler üzerine kurulduğu için ona güvenerek bekliyorum.

ACAYİP BİR ORTAM, O PSİKOLOJİ ANLATILAMAZ 

Daha sonra İstanbul’a geçtim. Ailem İstanbul’daydı. Ben de orada büyümüştüm. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz.

KHK ile iş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmamıza izin verilmiyor. Ne yapacaksın diye soruyor arkadaşlarım. Artık Türk firmalarında çalışma ihtimalimiz yok, giderim yabancı bir firmaya başvururum diyorum. Belki onlar işe alırlar diye ümit ediyorum.

Akrabalarımdan birkaçı sağolsun iş görüşmesi ayarladı. ETİ’ye iş görüşmesine gittim. CV’me baktılar. ‘İngilizcen çok iyi. CV’in dolu.’ diyorlar.

Ama komiser yardımcısı olduğumu ve ihraç edildiğimi öğrenince hemen 180 derece dönüyorlar. ‘Kusura bakmayın sizinle çalışamayız’ diyorlardı. Böyle birkaç yer dolaştım.

TANTUNİ DÜKKANI AÇTIK

Bir gün ilkokul arkadaşım ‘Ben senin terörist olduğuna inanmıyorum’ dedi. Kendisi mahallemizde küçük bir el arabasında tantuni yapıyordu. Beraber dükkan açmayı teklif etti. Tabi dükkan nasıl açılır? Hiç bilmediğim, yabancı olduğum konular. Bunları araştırdım, öğrendim. Bir yer kiraladık. Boyasını beraber yaptık, malzemeleri yerleştirdik.

Bir aya kalmadan dükkanı açtık. 3-4 ay boyunca orayı işlettik. Ama oradan para kazanmak için bir sene beklemek gerekiyormuş. Beklemek için de kenarda bir paranızın olması lazım.

Biz zaten göreve yeni başlamıştık, borçlarımızı ancak ödemiştik ki, ihraç olduk. Birikimim hiç yoktu. Bu nedenle orayı devam ettiremedim. Haklarımı devredip paramı aldım.

BABAMI DA İŞTEN ATTILAR

Sonra yine boşluğa düştüm. Bu arada Ramazan gelmişti. Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Ailem de halimi görüyor, üzülüyor. Yapabilecekleri bir şey yok.

Babam inşaat ustası. Bir şirkette çalışıyordu ve o dönemde belediyeye bir inşaat yapıyorlardı. Çalışma arkadaşları onu üzüntülü görünce, ne oldu diye sormuşlar. Babam da ne bilsin, saf saf anlatıyor, oğlunun başına gelenleri. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet ediyor. Belediye AKP’li tabi ki. Babamı hemen işten çıkardılar. Ekonomik olarak dibi gördük.

KADIKÖY’DE GARSONLUK

Holland’da kampta yaşayan Emrah Büyüktaş, BOLD Medya canlı yayınında Fatih Akalan’ın da sorularını cevapladı.

Neyse ki, babam yıllardır inşaat işiyle uğraştığı için başka bir yerde iş buldu ama tazminatını ödemediler, bütün hakları elinden alındı. Zaten kendinizi savunma şansınız olmuyor.

O arada bir akrabam bana iş buldu. Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde garsonluk yapmaya başladım. Bir yıldan fazla çalıştım orada, fakat gerçek adımla değil. Geçmişimle alakalı söylediğim her şey yalandı, ister istemez. İnsanlara yaşadıklarınızı anlatamıyorsunuz.

Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama bir garsonun profili aşağı yukarı bellidir. Benim farklı olduğum anlaşılıyordu. Herkes tabi ki beni merak etmeye, sen burada ne yapıyorsun diye sormaya başladılar.

Biz yıllarca devlet terbiyesi aldık. En iyi okullarda okuduk. Polis Okulu’na da en yüksek puanlarla girdim. Kendi hakkımla. Alnımın teriyle çalışıp kazandım. Üniversite mezunuydum.

Akademi’de aynı zamanda çift anadal yaptım. Kamu yönetimi okudum. Çalışırken Sinop Üniversitesi Çevre Sağlığı bölümünde yüksek lisans yapıyordum. Ama anlatamıyordum durumu kimseye. Türkiye’de işsizlik var, biliyorsunuz deyip geçiştiriyordum.

POLİS OLMAMA RAĞMEN POLİSTEN ÇEKİNİR HALE GELDİM

Emrah Büyüktaş Yunanistan’dayken.

Tabi bu arada sigortasız çalışıyorum. Bir yandan artık çalışıyorum, para kazanıyorum diyorum ama kafamın içi sürekli meşgul, ne zaman gelecekler, ailemin evini ne zaman basacaklar diye.

İki gün annemde, iki gün kardeşimde, 2-3 gün başkalarında kalıyorum. İster istemez otobüse binmeniz lazım, işe gidiyorum. Sokakta polis görüyorum.

Eski bir polis olmama rağmen onları gördükçe, yani bu duygu tam tarif edilemez ama korku değil, acıma değil. O kadar farklı bir ruh haline giriyorsunuz ki… Polis olmana rağmen polisten çekiniyorsun, yakalanırsan hapse gireceğini biliyorsun.

Arkadaşlarımın arabasıyla bir yerlere gidiyoruz, acaba polis bizi çevirir mi, kimlik sorar mı düşüncesi sürekli kafamda dolaşıp duruyor. Sorarsa direkt tutuklanıyorsunuz. Yargısız infaz var. Suçlu suçsuz ona hiç bakılmıyor.

ARKADAŞLARIM TAHLİYE OLANA KADAR AİLELERİNE SAHİP ÇIKTIM

Garsonluk yaptığım süre boyunca içerideki arkadaşlarımın ailelerini ziyaret ettim. Aklım zaten sürekli onlardaydı. 10-15 yıllık dostlarım hepsi. O yüzden o dönemde yurt dışına çıkmayı düşünmedim.

Onları bırakıp gidemezdim. Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Sanırım geçtiğimiz mayıs ya da haziran ayıydı.

Birlikte oturduk, konuştuk ve hep beraber yurt dışına çıkmaya karar verdik. 11 ya da 12 Ağustos 2018’de bir arkadaşımızın düğünü oldu. O ve eşi, birkaç kişi daha derken 6 kişi olduk. Ağustos sonunda Türkiye’den ayrıldık.

Önce Yunanistan’a gidebilmek için bir plan yaptık, çünkü kaçakçılara güvenecek durumumuz yoktu, verecek paramız da yoktu. Yanımızda iki kadın vardı. Ekipten 3 kişi aranıyordu. İki kişi hapisten yeni çıkmıştı. Bir kişinin de herhangi bir soruşturması, araması yoktu.

VE MERİÇ’E HAREKET

Gece yarısına doğru 11, 12 civarı İstanbul’dan iki arabayla hareket ettik. Bot, can yeleği, kürek yani nehri geçebilmek için lazım olan tüm malzemeleri kendimiz temin ettik. Harita üzerinde çalışma yapmıştık, nereye gideriz, ne yaparız diye.

Arkadaşlarla birbirimizi takip de ediyorduk. Sabaha doğru Meriç Nehri’ne yakın bir yere kadar geldik. Nehrin kenarına ulaştık. Saat sanırım dörttü, zifiri karanlık her yer. Dolunay vardı sadece. Korku filmlerindeki gibi.

Tarlaların arasından geçiyorsunuz, her taraf sivrisinek. Elimize botlarımızı aldık, can yelekleri poşetlerdeydi. Nehrin kenarına yaklaştık. Orada hafif bir tümsek vardı, hemen altında su akıyor. Ben öne geçtim, botları daha iyi nereden indirebiliriz diye uygun bir yer bakıyorum.

Botları şişirip hemen suya inmemiz lazım. Telefon açamıyoruz, termal kamera olabilir. Her şeyi düşünmek zorundayız.

DEVRİYE ARAÇLARI BİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADI

Birdenbire arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm.

Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen askeri devriye olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti.

O an zaten mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu…

Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım.

Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşların yanında kadın olduğu için atlayamadılar, ayrıca yüzme de çok iyi bilmiyorlardı. Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu.

CAN HAVLİYLE NEHİRE ATLADIK

Biz iki arkadaş can havliyle nehre atladık. Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor.

Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Bize arkadan bağırıyorlar, kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız, vatan hainleri diye… Ağza gelmeyecek küfürler savurdular.

Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geride kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok.

Zaten nefes nefese kalmışım, o korkudan ve hareketten dolayı. Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100 metre falandı.

Ben iyi yüzüyordum, diğer arkadaşım da 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. Yardım edin, imdat diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun.

Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklendi. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki… Anlatırken o anları tekrar tekrar yaşıyorum.

EŞKIYA FİLMİNDEKİ GİBİ YILDIZLARI SEYRETTİM

Hâlâ suyun içindeyiz, yüzmeye devam ediyorum. Telefonum cebimdeydi. Bir anda nehre atladığım için onları poşetleme şansım olmamıştı. Yüzmeye devam ediyorum, altımda eşofman gibi bir şey vardı.

Eşofman şişmeye başladı. Tam nehrin ortasına geldim, kulaç atıyorum, olmuyor, ilerleyemiyorum. Altımda ne varsa hepsini çıkardım.

Çantayı da bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı Eşkiya filmine götürdü. Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu.

Aynı sahneyi ben o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum, bir yandan özgürlüğüme gidiyorum, canımı kurtarıyorum, bir yandan yıldızları seyrediyorum. Çok değişik bir andı. Trajikomik mi desem, nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum.

BATAKLIĞA SAPLANDIM, VÜCUDUM KAN REVAN OLDU

Kıyıya kadar ulaştım nihayet. Çıkmak için elimi atınca bu kez bataklığa saplandım. Orada korktum işte. Buraya kadar yüzdüm, bundan sonra batacağım herhalde, çıkamayacağım dedim. Sonra bir ağaç dalı buldum ve kendimi yukarıya doğru çektim.

Ağaç da dikenliymiş, ellerim paramparça oldu. Vücudumda çizilmedik yer kalmadı. Ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Acısını bile hissetmedim. O halde sudan çıktım. Üstümde başımda hiçbir şey yok. Neredeyse anadan doğma bir haldeydim. Üzerimi giyinmek aklımın ucundan geçmiyor.

Bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyorum. Askerler peşimizden gelir, beni geri götürürler diye düşünüyorum. O anda sağlıklı düşünme şansınız yok tabi.

Arkadaşım nerede, onu da bilmiyorum. Nehir ne kadar sürekledi, ne oldu? Öldü mü, kaldı mı? O sol taraftaydı, ben sağdan çıktım. Hemen tarlaların içine girdim, uzaklaşmaya çalıştım.

Yatay bir şekilde değil de, dikey bir şekilde yarım saat yürüdükten sonra çantamdaki kıyafetleri çıkarıp giydim. Poşetlemiştim onları. Üzerime bir şort, bir tişört geçirdim. Ayakkabımı giydim. Nerede olduğumu bilmiyorum tabi.

ÇOK ACIKMIŞTIM, KAVUN TARLASINDA KARNIMI DOYURDUM

Yanımda yiyecek yok, su yok, ışık zaten yok. Tarla yolunu takip ederek bir-iki saat kadar yürüdüm. O arada çok acıktım, susadım. Hava hafif aydınlanmaya başlayınca ayçiçek tarlalarına girdim. Çekirdek topladım, kavun tarlası vardı. Elimle kavunu parçalayıp yemeye başladım. O kadar acıkmıştım ki…

Bir süre daha yürüyünce bir koyun sürüsü gördüm. Bir çoban vardır diye o tarafa doğru yürümeye başladım, belki İngilizce konuşabiliriz, bana yolu tarif eder diye ümit ediyorum. Atina’ya gitmek istiyorum ama nasıl gideceğimi bilmiyorum.

KÖPEKLERLE KOVALAMACA

Tam adama yaklaştım, iki köpek çıktı karşıma ve beni kovalamaya başladılar. 2-3 dakika köpeklerden kaçtım, tarlalara daldım. Sürüden uzaklaşınca köpekler geri döndü.

Yürümeye devam ettim. Bir yerde Ülker paketleri gördüm. Benden önce buradan yürüyenler vardı, demek ki doğru yoldaydım. Bir tarlada bidonlara doldurulmuş su buldum.

İçemedim tabii ama vücudumdaki kanları, görebildiğim her yerdeki pislikleri temizlemeye çalıştım. Çantam zaten tamamen çamur.

Üstüm başım çamur. Biri beni görürse mülteci olduğumdan şüphelenemesin diye kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Sonra yarım kalmış bir inşaat gördüm. Onun çatısına çıktım.

Etrafı gözetlemeye başladım. Saat yanılmıyorsam sabah 6.00 civarıydı. Yapının tepesinden anayol görünüyordu.

MAKEDONUM DEDİM AMA KEŞKE DEMESEYDİM

Anayola doğru giderken bir adamla karşılaştım. İngilizce nereli olduğumu sordu. Makedonum dedim, keşke demeseydim, sonradan öğrendiğime göre Makedonlarla araları kötüymüş.

‘Arap mısın’ diye sordu bu kez. ‘Yok’ dedim, bu sefer nesin, kimsin sen der gibi elini kolunu sallamaya başlayınca koşarak uzaklaştım yanından. İhbar etmesin diye kaçtım. Hedefim polise yakalanmadan, mülteci kampına girmeden Atina’ya ulaşmaktı.

Anayola doğru ilerlerken bir köyün içinden geçmem gerekti. Orada yaşlı bir amca ile karşılaştım. O anladı halimden. ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Arkadaşlarla kamp kurduğumuzu söyledim ama inanmadı. En son Türkiye’den geldiğimi söyledim, ‘Git polise teslim ol’ dedi. ‘Tamam, ben teslim olurum, ne tarafta yerleri’ diye sordum, gösterdi. Tabi ben oraya gitmedim.

Nihayetinde anayola çıktım, orada bir benzin istasyonu vardı. Yerlilerden çok yabancıların olduğu istasyonda Atina’ya nasıl gideceğimi sordum, söylediler ve gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım.

Bu arada üzerimde ne kimlik ne pasaport, hiçbir şey yok, polise denk gelsem götürecekler.

22 KİLOMETRE YÜRÜDÜM

Yolda yürürken yanımdan polis arabaları geçiyordu, pazar günüydü, tatil günü diye mi ilgilenmediler bilmiyorum, beni durduran olmadı. Otostop çekiyorum, kimse almıyor. Türk plakalı arabalar geliyor, onlara el sallıyorum, havaya zıplıyorum ama hiç ilgilenmiyorlar. Yaklaşık 5 saat yürüdüm.

Toplamda 22 km yol yürüdüm. Sonunda Dimetoka şehrine ulaştım. Fakat şehre varmadan yine bir benzinlik buldum, artık dayanacak gücüm kalmamıştı. 30 saattir uyumamıştım, açtım, susuzdum. Paramı poşete geçirip boynuma asmıştım.

Benzinliğe girdim. Herkes bana tip tip bakmaya başladı. Ne oldu, ne var ki bana bakıyorsunuz havasındayım ben. Kendimde bir acayiplik görmüyorum. Su, meyve suyu aldım.

Sonra tuvalete gittim. Aynaya bakınca boynumdan, V yakalı tişörtümün ucuna kadar komple çamur içindeyim. Orayı göremediğim için temizleyememişim. Ağustos’un 19’u, hava herhalde 40 derece filandı. Kurumuş çamurlar.

Komple boğazımı, boynumu, çantamı her yerimi temizlemeye başladım. Biraz kendime çekidüzen verdim.

Nihayetinde Dimetoka’nın girişine geldim. Orada bir Türk ile karşılaştım. Yunanistan’da yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettik. Üstümü başımı perişan görünce o da ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Ona da arkadaşlara kamp kurarak Avrupa’yı gezdiğimizi söyledim. Şakalaşırken ayağım kaydı dere kenarında suya düştüm, dedim. Geziyorum deyince, ‘Burada Aleksandrapoli diye bir şehir var, istersen oraya geç. İzmir gibi, hem güzel mekanlar var’ dedi.

Nasıl gideceğimi sordum. Otobüs terminalinin yerini tarif etti. Saat 11’de terminale vardım. 11.50’de Selanik aktarmalı Atina’ya bir otobüs buldum.

SABAHA KADAR BANKTA UYUDUM

Yunanistan’a daha önce gelmiş arkadaşlarım vardı. Geçmeden önce onlarla irtibat halindeydim.

Bana demişlerdi ki, ‘otobüsün en arkasına bilet keserlerse bil ki mülteci olduğunu anlamışlardır ve polis kontrole geldiğinde zaten direkt en arkaya gidiyor ve orada oturanları alıp kampa götürüyorlar’ Benim biletimi de en arkaya kesmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu.

Param kısıtlı, çıkıp gitme şansım yok. Nasip deyip otobüse bindim. Pazar günü olduğu için herhalde, herhangi bir polis çevirmesine denk gelmedim. Selanik’e vardım.

Oradan Atina’ya geçtiğimde saat gece 12 idi. Uyumayalı 48 saat olmuştu. Yolda insanlara telefonunuzu, Whatsup’ınızı kullanabilir miyim diye soruyorum. Tabi kimse kabul etmedi.

Kontürlü hatlara bakıyorum. Ankesörlü telefonlar var. Ama yurt dışına arama yapamıyorsunuz diyorlar. Nereye, nasıl gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Yardım edebilecek kimse yok. Otobüs seferleri de bitmiş.

Vücudumun artık dayanacak hali kalmadı. Orada en köşede bir yere çekildim ve bankta sabah sekize kadar uyudum. O arada yanımdan polisler geçiyor ama artık yakalanırsam yapacak bir şey yok, yakalanırsam da yakalanayım, buraya kadar gelmişim diye düşünüyorum.

AİLEM BOĞULDUĞUMU ZANNETMİŞ

Sabah sekiz gibi uyandım. Hemen şehiriçi otobüsler için bir bilet aldım. Havaalanı-terminal arasında gidip gelen bir otobüse bindim. Bir metro istasyonu bulunca inerim diye düşünüyorum.

Metro istasyonunda indim içinde interneti olan Whatsapp işaretli bir kart aldım. Sonra Vodafone bayiinden de 80 Euro’ya telefon aldım. Direkt evdekileri aradım.

Eşim, annem ağlamaktan ne hale gelmişlerdi. Karşılıklı bayağı ağlaştık. Bir yandan da hayatta olduğumu öğrenince tarif edilemeyecek bir mutluluk yaşadılar. 6 kişilik ekipten dört arkadaşımız yakalanmıştı. Birinin araması yok diye serbest bırakmışlar, adli kontrolle.

Diğer üçü hâlâ hapiste. Bizden sonra oraya ceset arama ekibi gelmiş. Askerler tutuklanan arkadaşlarımızın ailelerine bizim için haber alınamadı demiş. Ailem beni boğuldu, öldü zannetmiş. Annem sinir krizi geçirecek duruma gelmiş…

NEHRE ATLAYAN ARKADAŞIMI KAMPTA BULDUM

Sonra Atina’da 1 aylık bir ev kiraladık. Meslekten tanıdığım daha önce Atina’ya gelen arkadaşlarım vardı. Evi, onların yardımı ile buldum. Birkaç hafta kendime gelemedim.

Bacaklarımın yaralarının geçmesini bekledim. Benimle geçen arkadaşımın hayatta olduğunu öğrendim. Polise yakalanmış, Yunanistan’da kamptaymış. 1 hafta 10 gün kampta kaldı. Sonra yanıma geldi. Bir buçuk ay beraber kaldık. Çocukluğumdan beri Hollanda’yı seviyorum ben.

Oraya gitmek istiyordum. Sahte bir kimlikle 30 Ekim 2018’de Belçika’ya geçtim, aynı gün hızlı trenle Hollanda’ya geçip iltica merkezine başvurdum.

HOLLANDALI YETKİLİLER YAŞADIKLARIMA İNANAMADI

Burada yol mülakatı yapıyorlar, nasıl geldiniz diye her şeyi soruyorlar. Beni dinleyen yetkililer inanamadılar anlattıklarıma. Hatta bunların kitabını yazın dediler. Yol mülakatında bile öyle bir tepkiyle karşılaştım.

Normalde 15 dakika sürüyor bu görüşmeler, benimki 1,5 saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi.

Farklı kamplardayız ama yine burada buluştuk. 2,5-3 aydır Hollanda’dayım. Şimdi sürecimizin (iltica) sonuçlanmasını bekliyoruz.


Komiser Yardımcısı Emrah Büyükbaş, Hollanda Lahey Adalet Divanı önünde.

GERİYE DÖNME ŞANSIM OLSA MESLEĞİME DEVAM EDERDİM

Bu yaşananların sorumlusu devlet değil, devletimize küsme şansımız zaten yok. Devlet bir araçsa, hükümet bunu kullanan bir şoför. O şoför arabayı nereye götürürse araba da oraya gider. Ben devletime küs değilim, beni devletim büyüttü. Milli ve manevi değerlerimize zaten saygılıyız.

Küçüklüğümden beri polis olmak istiyordum. Beni bu hale getiren ve bunun sorumlusu sadece anti-demokratik hükümettir. Ben yine sevdiğim mesleği, hayalim olan mesleği yapmayı isterim. Ama bunca emek verdikten sonra bunların haksız yere başınıza gelmesi, mağdur duruma düşmeniz ve çok sevdiğiniz ülkenizden ayrılmanız tabi ki insana çok acı veriyor.

BU YAŞANANLAR BAŞKALARININ BAŞINA GELSE YARISI İNTİHAR EDER, YARISI İSYAN ÇIKARIR

Hatta bu yaşananları bazen arkadaşlarımızla aramızda konuşuyoruz. Diyoruz ki bu yaşananlar başkalarının başına gelse yarısı intihar eder yarısı da isyan çıkartır. Yani sadece biz değil bu kadar insan, yüzbinlerce kişi o kadar iyi insanlar ki, başkaları yaşasaydı bunları sağı solu yıkarlar, her yerde karışıklık çıkarırlardı. Yaşadıklarımız çok ağır, travmatik olaylar. Ama dediğim gibi ben bu durumun sorumlularından bu dünyada olur mu bilmiyorum ama öbür dünyada hakkımı alacağım.

YOLSUZLUK VE RÜŞVETLERİN ÖNÜNE GEÇMEYE ÇALIŞTIK

Biz hayalimizin peşinden koştuk. Her zaman polis olmak istedik. Bu ülkenin çok daha iyi yerlere gelmesinde bizim de katkımız olsun istedik. Elimizden geldiğince yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmeye çalıştık.

Bulunduğumuz kurumda demokrasinin hukukun dışına çıkılmasına izin vermedik. Çıkanları da gereken adli mercilere bildirdik. Bizim bütün gayemiz buydu. Ülkemizin daha demokratik olması ve daha yaşanılabilir bir yer olmasıydı.

Şimdi Hollanda’ya geldim ve burada yaşıyorum. Hayatımı burada geçirmek istiyorum. İnsanlar çok iyiler, anlayışlılar. Bize zaten sinelerini açtılar. Elimden geldiğince bu ülkeye faydalı olmak istiyorum.

Türkiye’den bazıları diyor ya, Hollanda ve Almanya bizi kıskanıyor diye. Keşke imkanları olsa da gelseler şuradaki ortamı, medeniyet seviyesini ve demokrasi seviyesini bir görseler.

Temenni ediyorum ki ülkemiz de inşallah ilerleyen süreçlerde bu demokratik ortam ve medeniyet seviyesi yakalanmış olur. Devletimize küs değiliz sadece bizi bu hale getirenlerden hakkımızı alacağız inşallah.

Allah her zaman haklının ve doğrunun yanındadır. Biz yanlış bir şey yapmadık. Dediğim gibi ben insanların haksız yere tutuklanmalarına şahit oldum ve bu insanların dosyalarının boş olduğunu gördüm. Bu insanların hakkı nasıl ödenecek bilmiyorum.

BOLD ÖZEL

KHK’yı gerekçe gösterip yüzde 100 engelli Nurefşan’ı okuldan attılar

Özel eğitime ihtiyaç duyan yüzde 100 engelli Nurefşan Ketenci, sırf babası KHK ile kapatılan kurumda çalıştığı için okuldan atıldı. Annesinin ve babasının ‘cennet kuşu’ diye sevdiği 16 yaşındaki Nurefşan’a mülteci olarak geldiği Almanya sahip çıktı.

BOLD ÖZEL – Nurefşan Ketenci, Kedi Miyavlaması Sendromu ile yüzde yüz engelli olarak doğdu. Henüz 16 yaşında ama doktorların tespitine göre 94 yaşındaki bir insanın kalbini taşıyor. Nurefşan’ın akciğerleri de yorgun. Akciğerinin bir bölümü hiç çalışmıyor, bir bölümü ise kısmen görevini yerine getiriyor.  Oksijen tüpüne bağımlı yaşayan Nurefşan Ketenci yüzde yüz engelli bir çocuk ama 15 Temmuzun hemen ardından babasının çalıştığı kurum bahane edilerek okuldan kovuldu.

ENGELLİ ÇOCUK SAHİBİ OLMAK!

Nurefşan, dünyada 50 bin kişide bir görülen ve tıptaki ismiyle “Cri du Chat“ hastalığı yani Kedi Miyavlaması Sendromu ile dünyaya gözlerini açtı. Kızının hasta olduğunu doğumdan üç gün sonra öğrenen Senanur Ketenci, o günleri “Gözleri görmeyebilirmiş, kulakları duymayabilirmiş. Eşim o kadar çok şey söyledi ki, toparlayamadım kafamda… İlk olarak gözlerinin gördüğünü öğrenmiştik. O zaman eşimin o yüz ifadesi, o şükrü, o hamdi hiç gözümün önünden gitmiyor. Daha sonra bir hemşire bize gelip ‘Neden seviniyorsunuz ki! Sadece gözlerinin görmesi yetmiyor. Bu çocuğun bir sürü rahatsızlığı var. Önünüzde çok zor bir yol var’ deyip bizim moralimizi bozmuştu. Ama biz Nurefşan’la ilgili moralimizi hiç bozmazdık” diyerek anlattı.

“KIZIMIZ AĞLADIĞINDA KEDİLER KULAK KABARTIRDI”

Hastalığın en önemli belirtisi ağlarken kedi gibi ses çıkması ve gelişimin yavaş olması. Kızını “cennet kuşu” diye seven Senanur Hanım çevredekilerin verdiği ilk tepkileri “Doğduğunda kedi miyavlaması gibi ağlıyordu. Sesi hala öyle çıkıyor. Sesi çok gelişmiyor. Ablam geldiğinde söylemişti, kedi gibi miyavladığını. Alt komşum gelmişti. ‘Evde kedi mi var? Kediyi sevmeye geldik.’ diye. Bunların hepsini gülerek karşıladık o zaman. Hiç alınmadık. Dışarıda parka giderdik mesela. Parkta Nurefşan ağladığında kediler kulak kabartırdı.”sözleriyle özetledi.

YÜZDE YÜZ ENGELLİ NUREFŞAN 15 TEMMUZ’UN ARDINDAN OKULDAN KOVULDU

“Hiçbir zaman Nurefşan’ı saklama ihtiyacı hissetmedik.” diyen anne Ketenci Türkiye’de kızı için büyük mücadele verdi. Ama 15 Temmuz Ketenci ailesi için de kabus oldu. Ankara’da Sistem Özel Eğitim Ve Rehabilitasyon Merkezi’nde eğitimine devam eden Nurefşan, babasının KHK ile kapatılan bir kurumda çalışması bahane edilerek 2017 yılında okuldan kovuldu. Nurefşan’ı okuldan alması için okul müdürünün baskı ile  dilekçe imzalattığını söyleyen Ketenci,  “Çok çirkin bir şekilde attılar okuldan. Okul müdürü benim sürekli ağzımı arıyordu. Sürekli sorular soruyordu. Bir gün ‘Çocuğunuzu artık okuldan alın, istemiyoruz’ dedi. Normal şartlarda ancak veli çocuğunu isterse okuldan alabiliyor. Bana dilekçe gönderdi. Bende mevcut şartlardan dolayı imzalamak zorunda kaldım. “ ifadelerini kullandı.

ALMANYA’DA EĞİTİME TEKRAR BAŞLADI

Babanın işsiz kalması, engelli çocuklarının okuldan atılması ve 15 Temmuz sonrası Türkiye’de nefes alamayacak hale gelen Ketenci ailesi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Yüzde yüz engelinin yanı sıra artık bir de mülteci olan Nurefşan’a Almanya sahip çıktı. Almanya’da çok güzel imkanlar sunulduğunu anlatan Senanur Ketenci, “Elektirikli hastane yatağı verdiler. Evin hem girişine hem banyoya lift taktılar. Ayakta durma sandalyesi verildi. 3 kez boyuna ve kilosuna göre tekerlekli sandalye yapıldı. Okulda bire bir kendisine bakıcı verildi. Türkiye’deki gibi 2 gün ve 90 dakika eğitim verilmiyor. Her gün sabah 8’den 3’e kadar okula gidiyor. Bakıcısı altını temizleyip, mamasını yediriyor.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de okuldan kovulan Nurefşan yarım kalan eğitimine Almanya’da devam etti. Ancak hastalığının ağırlaşması ve pandemi sebebiyle eğitimine şimdilik ara verdi.

“BİZİM BÜYÜMEYEN DEV BEBEĞİMİZ”

Nurefşan 7 yaşında diğer çocuklardan farklı olduğunu keşfetti. Çocuklarla iletişim kuramayan ve kendisini ifade edemeyen Nurefşan zaman zaman kendine zarar veriyor. “O bizim büyümeyen dev bebeğimiz.” diyen anne Ketenci,  “Kendine zarar verdiği zaman çaresiz kalıyorsunuz. Dilini, damağını koparmaya çalışıyor. Hiç bir şekilde ona engel olamıyorsunuz. Bu bizi çok üzüyor ve yoruyor” cümleleriyle belirtti.

“CENNETTEN MİSAFİR AĞIRLIYORUM”

Kızı için ‘cennetten misafir’ yorumunda bulunan Ketenci, “Rabbim dese ki  seni dünyaya tekrar göndereceğiz ama yine Nurefşan olacak, ben buna kesinlikle itiraz etmem. Nurefşan’ın eşime, çocuklarıma ve ailemize, etrafımızdakilere çok şey kattığını düşünüyorum. Bir arkadaşım demişti ki, ‘cennetten bir misafir sürekli senin evinde’ yani düşününce bakıyorsunuz, diğer çocuklarınızın sevgisiyle onun sevgisi çok farklı. Ben ağladığımda gelip yanaklarımı okşar. Beni teselli eder. Saçımı okşar, dokunur” dedi.

3 Kasım Dünya Engelliler Gününde Türkiye’deki gerçek engelli sayısı tam olarak bilinmiyor. Ancak Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehre Zümrüt Selçuk’un açıkladığı 2020 yılı Temmuz ayı verilerine göre Ulusal Engelli Veri Tabanına kayıtlı ve hala hayatta olan engelli sayısı 2 milyon 530 bin 376.

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

İktidarın hedefindeki Mezopotamya

150’yi aşkın gazetecinin cezaevinde tutulduğu Türkiye’de son dönemde iktidarın hedefinde Mezopotamya Ajansı (MA) var. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki insan hakları ihlalleri ve hukuksuzlukları haberleştiren ajansın 5 muhabiri birkaç hafta arayla tutuklandı. Polis ablukasındaki ajansın editörü Sedat Yılmaz, neler yaşadıklarını anlattı.

BOLD – 15 Temmuz 2016 sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükumeti, 165 medya kurumunu kapattı. Bunlardan önemli bir kısmı Kürt medyasına aitti. Mezopotamya Ajansı (MA), Eylül 2017’deki büyük kapatmaların ardından kuruldu. Son dönemde Kürt medyasına özellikle MA’ya yönelik baskılar arttı. Kısa sürede 5 muhabiri tutuklanan ajans, adeta polis ablukasında tutuluyor. Ajans muhabirlerinin sokakta çekim yapması engelleniyor, ajans çalışanlarının kamu kurumlarındaki etkinlikleri takip etmesine izin verilmiyor. Ajansın ofislerine yapılan polis baskınlarında arşivine ve bilgisayar altyapısına defalarca el konuldu. Artan baskıları ajansın Haber Editörü Sedat Yılmaz, turkishminute.com’dan Cevheri Güven’e anlattı.

İŞKENCEYLE ÖLÜM SONRASI BASKILAR ARTTI

MA’ya yönelik var olan baskıların son iki ayda artması yayınladıkları bir işkence haberiyle başladı.

11 Eylül’de Van’ın Çatak ilçesinde yakınlarının yanında sağlıklı olarak gözaltına alınan iki köylü birkaç saat sonra ağır yaralı olarak hastaneye götürüldüler. Köylülerden 57 yaşındaki Servet Turgut hayatını kaybetti. 50 yaşındaki Osman Şiban ise uzun süre yoğun bakımda kaldı. Köylülerin yaşadığı işkenceyi MA, bütün boyutlarıyla ve belgeleriyle haberleştirdi.

Polis, haberi yayınlayan MA Van Bürosuna baskın düzenledi. Tüm bilgisayarlar ve dijital materyallere el konuldu. Haberi yazan MA muhabirleri Adnan Bilen ve Cemil Uğur tutuklandılar.

MA’nın şuanda 5 muhabiri tutuklu durumda. 40 çalışanı hakkında onlarca dava bulunuyor. Ajansın web sitesine 27 ayrı mahkeme kararıyla erişim engeli yasağı getirildi.

Sedat Yılmaz, haberi nasıl yayınlamaya karar verdiklerini anlatıyor:

“Van’da iki köylünün uğradığı işkence olayını bizden önce bilen gazeteciler vardı. Ama yayınlama cesareti göstermemişler. Bizim sonradan haberimiz oldu ve büyük baskıya maruz kalacağımızı bilmemize rağmen yayınladık. Haberin yapılması gerekiyordu ve yaptık. Haber masaya geldiğinde yayınlayıp yayınlamama konusunda tartışmadık bile. Bu tip hak ihlalleri konusunda her editörün bağımsızlığı vardır.”

ÇEŞİTLENDİRİLMİŞ BASKI YÖNTEMLERİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

Sedat Yılmaz, Kürt basınının 30 yıldır baskı altında olduğunu ancak son dönemde yaşanan baskının çeşitlendiğini ve farklılaştığını söylüyor:

“Bugün, Kürt basınının önemli gazetelerinden Özgür Ülke gazetesinin bombalanmasının 25. yıl dönümü. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in emriyle yapılan bir bombalamaydı. O dönemin kadroları bugün hala siyaset sahnesinde ve iktidar ortaklıkları sürüyor. Haliyle o günden buyana Kürt basınının içinde yer alan gazetecilerin karşılaştığı anti demokratik sorunlar, engellemeler devam ediyor. Son olarak yaygın biçimde Kürt basınına yönelik kapatmalar, el koymalar sonrasında bir araya gelerek kurduğumuz bir oluşum Mezopotamya Ajansı.”

Sedat Yılmaz, geçmişte Kürt basınının yaşadığı baskıyla bugünü kıyasladığında, baskı yöntemlerinin farklılaşıp, çeşitlendiğini söylüyor:

“Son beş yıldaki baskı yöntemleri başkalaştı. Türkiye’nin 90’lı yıllardaki dinamikleri daha kaba yöntemlerdi. Öldürme üzerine yoğunlaşıyorlardı. 78 arkadaşımız enselerinden vurularak aynı yöntemlerle öldürüldü. Şimdi ise yaygın öldürme yok ama mülkiyete el koyma yaygınlaştırıldı. Medya kurumlarına el konuluyor. Muhabirlerimizin sokakta çalışması engelleniyor. Sokakta kamera kullanmak, görüntü almak, fotoğraf çekmek yasaklandı. Bu Türkiye’deki diğer medya kurumları için de yaygınlaştırıldı. Haberlere erişim engeli getirilmesi, medya kurumlarının defalarca kapatılması gibi farklı yöntemler kullanılıyor baskı aracı olarak.”

“İNSANLAR GAZETECİLERLE KONUŞMAYA KORKUYOR”

Medya üzerindeki baskıların insanları gazetecilerle konuşmaya korkar hale getirdiğini söyleyen Sedat Yılmaz, işkence görenlerin bile yakınlarına zarar verilir korkusuyla konuşmaktan çekindiğini anlatıyor:

“Baskı yöntemleri ifade özgürlüğü durumunu da kötüleştirdi. Geçmişte işkence gören biri yaşadıklarını anlatabiliyordu. Ancak şimdi işkence gören kişinin, çevresi, ailesi, ekonomik kaynakları hedef alınıyor. Örneğin işkence mağdurları isimlerinin yazılmasını istemiyor. Çünkü eşi, kardeşi, babası ya da çocukları işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakılıyor. 90’larda kişi işkenceyi anlatıyordu ama devlet memuru babası işinden atılmıyordu. Şimdi işkenceye uğrayan kişi devlet düşmanı ilan ediliyor ve aile fertleri de bir devlet düşmanının yakınları olarak işlerini kaybediyorlar.”

“EKİPMANLARIMIZA SÜREKLİ EL KONULUYOR”

Ekonomik olarak da baskı gördüklerini anlatan Yılmaz, özellikle polis baskınlarında bilgisayar, dijital arşiv gibi ekipmanlarına el konularak yayıncılık yapmalarının zorlaştırıldığını söylüyor:

“Abone gelirlerimizle ayakta durmaya çalışıyoruz. Gelirlerimiz ve şirketimiz sürekli sıkı denetim altında. Çok büyük bir gelirimiz yok, zaten çalışan arkadaşlarımız da ciddi bir maaş almıyorlar. Mümkün olduğunca kazandığımız parayı hem Ajansın teknik gelişimine harcıyoruz hem de arkadaşlarımızın yaşamlarını sürdürmesi için kullanıyoruz.

Baskınlarda bilgisayarlarımıza el konması yayıncılığımızı çok aksatıyor. Arşivimiz, belliğimiz, dijital materyallerimizin hepsi bir anda yok ediliyor. Sürekli yeniden arşiv tutmak zorunda kalıyoruz. Güncel haberleri aktarmakta sıkıntı yaşıyoruz. Teknolojik olarak ilerlememiz gerekirken sahip olduklarımızı sürekli kaybediyoruz.

El konulan ekipmanlar, tutuklanan muhabirler, haberci ile kaynağı arasında uçurum oluşturuyor. İnsanların bizimle iletişime geçmeye korktuğu bir iklim oluşturuyorlar. Geçmişteki koşullar gibi haber üretme zeminimiz yok edildi. Bu sistemsel bir durum. Şiddete uğrayan, baskıya uğrayan birisi bile uğradığı şiddeti açıklamaktan korkuyor, gizliyor, kendisine otosansür uyguluyor.”

“ÇALIŞANLARIMIZ TEHDİT ALTINDA”

Tutuklamalar dışında MA çalışanlarının sistematik olarak baskı ve tehditlerle karşı karşıya kaldığını söyleyen Yılmaz, iki hafta önce Ankara’daki meslektaşlarının yaşadıklarını örnek veriyor:

“İki hafta önce Ankara’da iki gazetecinin önünü polis çevirdi ve tehdit etti. Buna benzer örnek çok var. Pandemi sürecinde sokağa çıkma yasağında gazeteciler serbestken, bizim çalışanlarımız sokağa çıktığında para cezası veriliyor. Van’da polis tüm gazetecilerin önünde açıkça ‘Mezopotamya Ajansı çekim yapmayacak’ dedi.”

ULUSLARARASI KURULUŞLAR SESSİZ

Yaşadıkları baskıya yerel meslek örgütlerinden destek görmediğini anlatan Sedat Yılmaz, uluslararası kuruluşların da farksız olduğunu söylüyor:

“Türkiye’deki yerel mesleki ve insan hakları kuruluşlarının hep çekingen, korkak ve ama’lı bir dili oldu. Uluslararası örgütlerin temsilcileri ise sonuçta Türkiye’deki medya kuruluşlarının çalışanları ya da parçaları. Aynı çekingenliği onlardan da görüyoruz. Yaşadığımız baskılara karşın ciddi bir destek gördüğümüzü söyleyemem.”

TUTUKLU GAZETECİ KARATAŞ: BASKININ NEDENİ YAŞANANLARI TEŞHİR ETMEMİZ

MA’nın tutuklu muhabiri Dindar Karataş ise cezaevinden avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda, “Ajansımıza dönük baskıların ana nedeni bölgede yaşanan hak ihlalleri ve işkenceleri teşhir etmemizdir” dedi. Karataş, 24 Kasımda gözaltına alındı ve yaptığı haberler ve kaynaklarıyla olan telefon görüşmeleri gerekçe gösterilerek örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Görme engelli mülteci Oktay Özdemir mültecilerin sesi engellilerin nefesi oldu

Görme engelli Türkiyeli mülteci Oktay Özdemir, Avrupa’da kurduğu Engelli Hakları Platformu ile Avrupa’ya gelen çoğunluğu mülteci mağdur engellilerin sesi oldu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD MEDYA

Oktay Özdemir 7 engelli arkadaşıyla birlikte Almanya’da Engelli Hakları Platformu (Hand in Hand) kurdu. İnsan hakları kurumu Human Right Defenders (HRD) çatısı altında faaliyet gösteren platformun amacı hem Türkiye’deki KHK’lı engellilerin haklarını duyurmak hem de Avrupa’ya gelebilen engellilere danışmanlık yapmak. Farklı milletlerdeki insanlara da ulaşmayı hedeflediklerini söyleyen Oktay Özdemir, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan sürgün eğitimcilerden. Özdemir, kendisi de mağdur olduğu halde yaptığı çalışmalarla mağdurların en önemli destekçilerinden. Özdemir hem mültecileri hukuksal açıdan bilgilendirme platformu yürütüyor hem de engellilere destek veren bir platform kurdu.

ŞİRKETİNE EL KONULDU

Oktay Özdemir, Yenibosna’daki SAMA Eğitim ve Danışmanlık Şirketi’nin sahibiydi. Asıl mesleği İngilizce öğretmenliğiydi. Ancak üniversiteyi bitirdikten sonra 4 yıl uluslararası firmalarda pazarlama müdürlüğü yaptı, daha sonra kendi şirketini kurdu. 15 Temmuz’dan sonra ise şirketinin hesaplarına bloke konuldu, bütün çalışanlarına dava açıldı. En sonunda da şirketi tamamen kapatıldı.

Almanya’ya iltica eden Oktay Özdemir, danışmanlık refleksiyle burada da işini devam ettirdi. İltica için ilk başvuruyu yapanlardan olduğu için bu konudaki tecrübelerini tüm sosyal medya platformlarından @ilticahaberleri adı altında herkesle paylaşmaya başladı. 4 yılda 10 binden fazla kişiyle bire bir görüşerek Avrupa’da mülteci olmak konusunda ihtiyacı olanlara yol gösterdi. Hala daha bu görevine devam ediyor.

2010 yılında gece körlüğü hastalığına yakalandığını öğrenen Oktay Özdemir’in yüzde 97 görme kaybı var. Başkalarına yardımcı olurken Almanya’da eğitimine de yatırım yapmaya ve kendini geliştirmeye devam ediyor. 200 görme engellinin kayıtlı olduğu Würzburg’daki görme engelliler okulu Berufsförderungswerk Würzburg’a devam ediyor.

“ARKADAŞLARIMA YAPILANLAR BENİ DERİNDEN SARSTI”

Almanca dil sertifikası almak isteyen görme engellilerin başvurduğu okulda şu anda iki Türk olduklarını söyleyen Özdemir, “Gökhan Açıkkolu ile Silivri Cezaevinde kanser olduktan sonra hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen benim liseden arkadaşımdı. Onlara yapılanlar beni derinden sarstı. Almanya’ya gelince onlar için ne yapabilirim diye düşünürken platform fikri oluştu. En iyi bildiğim yerden başladım.” dedi.

Normal insanların zorluk yaşadığı bir süreçte engellilerin hapiste olmasının, işlerinden atılmasının insanlık dışı bir uygulama olduğunu vurgulayan Özdemir, “Yapılanlar insan onurunu kırıcıdır. Türkiye bir an önce hukuka dönmeli ve gerek tutuklu engellilerin gerek de KHK’lı engellilerin kaybedilmiş haklarını geri vermelidir. Yalnız değilsiniz, bu süreçte yanınızdayız.” ifadelerini kullandı.

Oktay Özdemir, hafta içi yatılı olarak Berufsförderungswerk Würzburg’a devam ediyor, hafta sonu ise ailesinin yanına gidiyor.

KHK’yı gerekçe gösterip yüzde 100 engelli Nurefşan’ı okuldan attılar

Okumaya devam et

Popular