Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

48 saat süren film gibi yolculuk: Meriç’i yüzerek geçti

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın doğada 48 saatlik yaşam mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL

Emrah Büyüktaş, mesleğinin başında genç bir komiser yardımcısıydı. Yüksek puanla girdiği Polis Akademisi’nden mezun olur olmaz Sinop Emniyet Müdürlüğü’nde göreve başlamıştı.

15 Temmuz 2016’dan sonra onun da hayatı birçok meslektaşı gibi değişti. Görevde kaldığı üç ayda ağlayarak insanları tutuklamak durumunda kaldı. Bylock listelerinde ismi bulunduğu gerekçesiyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihracının ardından, garsonluk dahil yapmadığı iş kalmadı.

Parasının tükendiği noktada, 6 arkadaş bir bot alıp kendi başlarına yola düştüler. Meriç’te suyun içinde sırt üstü sürüklenirken, yıldızları seyretti gecenin karanlığında ve Eşkıya filmini düşündü…

İşte Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın kendi ağzından zor şartlarda 48 saat süren ölüm-kalım mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

O GECE YILLIK İZİNDEN YENİ GERİ DÖNMÜŞTÜM

15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznime ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla İstanbul’dan hareket etmiştim. Akşam görevimin başındayken, darbe girişimi yaşandı.

Akşamları ben aranan şahıslarla ilgili görev yapıyordum. Alt devre kardeşlerimiz gelmişti. Zaten bizden sonra alt devreler yok, mezun olamadılar. Ben polis akademisinin en son mezunlarındanım, daha sonrası yok. Öğrencileri farklı üniversitelere attılar. Yani 8 yıl emek verdikleri mesleklerine saçma sapan gerekçeler ile maalesef başlayamadılar.

Onlar ile çay bahçesinde oturur iken, telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul Boğaz’ı kapatıldı, askerler köprüdeler diye. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, o ara bombalar patlıyordu. IŞİD eylemler yapıyordu. Herhalde Boğaz Köprüsü’ne de bomba yerleştirildi zannettim. Bu arada neden polis değil de asker geldi dedim. Onun düşüncesinde idik. Buna bir anlamda veremedik.

Daha sonra Cumhurbaşkanı bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi. Biz hemen emniyete hareket ettik. Emrimdeki polis memurlarını da çağırdım. Görev başına gelin, devletin sizlere ihtiyacı var dedim. Daha sonra emniyet müdürlüğüne gittim. Orada karşılaştığım tablo çok garipti.

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş mesleğinden ihraç edilmeden önce.

Bu arada Sinop İl Emniyet Müdürü, istihbarat şube müdürü, terörle mücadele şube müdürü bir arabaya binmişler bir yere doğru hareket etmeye hazırlanıyorlardı. Sonradan öğrendim ki saklanmaya çalışmışlar.

Ben o gün asayiş şubede görevli idim. Burada terörle şube müdürü asayiş şubeye de vekalet ediyordu. Ben nasıl hareket edelim, bir talimatınız var mı diye sordum. Sen adliye lojmanlarına git, ben sana ulaşırım dedi. İki polis memuru ile adliyede beklemeye başladık.

Bu arada halk sokağa çıkmaya başlamıştı. Herkes şehir merkezinde toplanıyordu. Karşıt görüşlüler de gelince atışmalar yaşanmıştı. Adliye lojmanlarında görevli olduğum için yerimden de ayrılamıyorum. Telsizden birinin talimatını bekliyorum, kimse ortalıkta yok.

DARBEYİ ÖVEN SERBEST KALDI BEN TERÖRİST OLDUM

Kimseden ses çıkmayınca kendi insiyatifimle olay yerine gittim. Sinop’un suçlularından olan, önceden işlem yaptıklarımız bize karşı ‘asker gelecek, kafanıza sıkacak, siz de geberceksiniz’ dedi. Daha sonra başka bir şahıs yine taşkınlık yapıp görevli polislere vurmaya çalışıyordu.

Şahsı bizzat kendim kelepçeledim, belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı. Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı, biz ise terörist ilan edildik.

O GÜN SAKLANANLAR TERFİ ALDI

Saklanmaya giden müdürler şu an terfi aldılar. Çünkü 15 Temmuz günü çok büyük riskler aldılar, terfi almaları da çok normal tabi. İl emniyet müdürünün olayı çok daha saçma. Bu şahıs Fetö soruşturması geçiriyor. Evi, makamı, aracı arandı. Mahkemeden adli kontrolle bırakıldı, hatta haftada bir valiliğe gidip imza atıyordu. Ama tüm bunlara rağmen o koltukta oturmaya devam ediyordu.

Ve bu insanlar ihraç olmadı, biz ihraç olduk. Darbeye karşı koyan ben terörist, kaçan onlar kahraman oldular. Ben her zaman darbenin her türlüsünün karşısında oldum. Bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Çünkü hayatım boyunca aldığım eğitim ve terbiye bunu gerektiriyor. Bizler demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirildik.

KİMİN KAHRAMAN KİMİN HAİN OLDUĞUNU TARİH GÖSTERECEK

Devlete ve millete karşı kesinlikle yanlış bir hareketim olmamıştır, olamaz da zaten. Tüm gerçeklerin zamanı geldiğinde ortaya çıkacağından şüphem yok. 15 Temmuz’dan sonra 3 gün eve dahi gitmeden çalıştım. Sonradan tutuklanan devrem 13-14 yaşından beri arkadaşım da benimle beraberdi.

3. günün sonunda arkadaşımı emniyete çağırdılar. Açığa alınmış ve beni arayıp durumu anlattı. Ben ilk başta şaka yapıyor zannettim. Çünkü o da benimle birlikte günlerce çalışmıştı ve nasıl bir hayat sürdüğünü yakından biliyordum. İnsan sonraları anlıyor ki önceden oluşturdukları listeler var ve sırayla herkesi görevden alıyorlar.

Önce arkadaşlarımı sonra bizleri görevden aldılar. Hala almaya devam ediyorlar zaten. Kendilerine muhalif olan herkesi bir torbaya dolduruyorlar ve terörist ilan edip hayatlarını karartıyorlar. Bu operasyonlar Gülen Cemaati odaklı olarak tüm kesimlere sıçradı. Cemaatle bir ilginizin olup olmadığına bakılmaksızın, muhalifseniz terörist damgasını yiyorsunuz.

BİR 15 TEMMUZ’DA POLİSLİĞE BAŞLADI

2006 yılında Polis Koleji’ne girdim. Bursa’da okudum Polis Koleji’ni. 2014’te Polis Akademisi’nden mezun oldum. İlk görev yerim Sinop Emniyet Müdürlüğü’ydü. 15 Temmuz 2014’te göreve başladım.

Açığa alındığım 3 Ekim 2016 tarihine kadar Ekipler Amirliği, Cinayet Şube ve Aranan Şahıslar bölümlerinden sorumlu büro amiriydim. 22 Kasım 2016’da KHK ile ihraç oldum.

15 Temmuz’dan sonra da 2,5-3 ay görevime devam etmiştim. Bu sırada Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonlar başladı. İsimleri önceden belirlenmiş, her meslekten insan; polis, hakim, savcı, öğretmen tutuklanıyordu. O dönemde ben mahkemelerde görevliydim.

Dışarıda düzeni sağlamak, mahkeme sonucunu takip etmek, bilgi vermek gibi işlerim vardı. Bir de tutuklananları cezaevine teslim ediyorduk. Olağan şüpheli gözüyle bakıldığı için bize ev aramaları gibi görevler verilmiyordu.

Maalesef emniyet içinde, Polis Akademisi mezunu herkese ‘cemaatçi’ damgası yapıştırılıyordu.

EN YAKIN ARKADAŞLARIMI HAPSE ATMAK ZORUNDA KALDIM

O mahkemelerde insanların haksız yere tutuklandığını gördüm. Yani ben bu insanlarla çalıştım. Hepsini tanıyorum, ne kadar iyi olduklarını biliyorum. Terörist olması imkânsız insanları elimizle götürüp hapishaneye atıyorduk, ki 10 yıllık en yakın arkadaşlarım, mesai arkadaşlarım da bunlara dahil…

Bir yandan da ağladığını, üzüldüğünü belli etmemek zorundasın. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordun ki, ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım.

MAHKEMELERDE O ÇIKĞIKLARI DUYDUKÇA LAVABOYA KAÇIP AĞLIYORDUM

Arkadaşlarımı hapishaneye bıraktıktan sonra günlerce uyuyamadım. Sinop’ta Gülen Cemaati’ne bağlı bir yurtta çalışan temizlikçi bile darbeden gözaltına alındı.

Adamı evinden ben aldım. Mahkemelerde çocukların babalarına sarılıp ağlamalarına şahit oldum. O çığlıkları duydukça ben de lavaboya kaçıp kaçıp ağlıyordum. Yaşadıklarımız çok ağırdı.

O kadar çok insan tutuklandı ki, herhalde şubede en son ben kalacağım ve beni hapishaneye sokaktan geçen adam götürecek diye düşünmeye başladım. Artık büroda çalışacak insan kalmadı. Muhalif her insanı aynı kefeye koyup terörist ilan ediyorlardı.

Zaten Polis Akademisi öğrencilerine 2013’ten itibaren, yolsuzluk operasyonundan sonra ‘Gülen Cemaati ile bağlantılıdır’ diye bir yaklaşım vardı. O zamanki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın bizzat bu konuyla alakalı açıklaması var.

Görevden alındıktan sonra gelip beni alsınlar diye bir hafta evde öylece bekledim… ‘Nasıl olsa suçum yoktu. Bana bir şey olmaz’ diye düşünüyorum. Suçun olup olmamasına bakmıyor oysa…

Zaten kafalarında yazıp çizmişler, herkesin cezasını veriyorlar. Ben hâlâ hukuk olduğuna inandığım için, bütün hayatımız bu değerler üzerine kurulduğu için ona güvenerek bekliyorum.

ACAYİP BİR ORTAM, O PSİKOLOJİ ANLATILAMAZ 

Daha sonra İstanbul’a geçtim. Ailem İstanbul’daydı. Ben de orada büyümüştüm. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz.

KHK ile iş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmamıza izin verilmiyor. Ne yapacaksın diye soruyor arkadaşlarım. Artık Türk firmalarında çalışma ihtimalimiz yok, giderim yabancı bir firmaya başvururum diyorum. Belki onlar işe alırlar diye ümit ediyorum.

Akrabalarımdan birkaçı sağolsun iş görüşmesi ayarladı. ETİ’ye iş görüşmesine gittim. CV’me baktılar. ‘İngilizcen çok iyi. CV’in dolu.’ diyorlar.

Ama komiser yardımcısı olduğumu ve ihraç edildiğimi öğrenince hemen 180 derece dönüyorlar. ‘Kusura bakmayın sizinle çalışamayız’ diyorlardı. Böyle birkaç yer dolaştım.

TANTUNİ DÜKKANI AÇTIK

Bir gün ilkokul arkadaşım ‘Ben senin terörist olduğuna inanmıyorum’ dedi. Kendisi mahallemizde küçük bir el arabasında tantuni yapıyordu. Beraber dükkan açmayı teklif etti. Tabi dükkan nasıl açılır? Hiç bilmediğim, yabancı olduğum konular. Bunları araştırdım, öğrendim. Bir yer kiraladık. Boyasını beraber yaptık, malzemeleri yerleştirdik.

Bir aya kalmadan dükkanı açtık. 3-4 ay boyunca orayı işlettik. Ama oradan para kazanmak için bir sene beklemek gerekiyormuş. Beklemek için de kenarda bir paranızın olması lazım.

Biz zaten göreve yeni başlamıştık, borçlarımızı ancak ödemiştik ki, ihraç olduk. Birikimim hiç yoktu. Bu nedenle orayı devam ettiremedim. Haklarımı devredip paramı aldım.

BABAMI DA İŞTEN ATTILAR

Sonra yine boşluğa düştüm. Bu arada Ramazan gelmişti. Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Ailem de halimi görüyor, üzülüyor. Yapabilecekleri bir şey yok.

Babam inşaat ustası. Bir şirkette çalışıyordu ve o dönemde belediyeye bir inşaat yapıyorlardı. Çalışma arkadaşları onu üzüntülü görünce, ne oldu diye sormuşlar. Babam da ne bilsin, saf saf anlatıyor, oğlunun başına gelenleri. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet ediyor. Belediye AKP’li tabi ki. Babamı hemen işten çıkardılar. Ekonomik olarak dibi gördük.

KADIKÖY’DE GARSONLUK

Holland’da kampta yaşayan Emrah Büyüktaş, BOLD Medya canlı yayınında Fatih Akalan’ın da sorularını cevapladı.

Neyse ki, babam yıllardır inşaat işiyle uğraştığı için başka bir yerde iş buldu ama tazminatını ödemediler, bütün hakları elinden alındı. Zaten kendinizi savunma şansınız olmuyor.

O arada bir akrabam bana iş buldu. Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde garsonluk yapmaya başladım. Bir yıldan fazla çalıştım orada, fakat gerçek adımla değil. Geçmişimle alakalı söylediğim her şey yalandı, ister istemez. İnsanlara yaşadıklarınızı anlatamıyorsunuz.

Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama bir garsonun profili aşağı yukarı bellidir. Benim farklı olduğum anlaşılıyordu. Herkes tabi ki beni merak etmeye, sen burada ne yapıyorsun diye sormaya başladılar.

Biz yıllarca devlet terbiyesi aldık. En iyi okullarda okuduk. Polis Okulu’na da en yüksek puanlarla girdim. Kendi hakkımla. Alnımın teriyle çalışıp kazandım. Üniversite mezunuydum.

Akademi’de aynı zamanda çift anadal yaptım. Kamu yönetimi okudum. Çalışırken Sinop Üniversitesi Çevre Sağlığı bölümünde yüksek lisans yapıyordum. Ama anlatamıyordum durumu kimseye. Türkiye’de işsizlik var, biliyorsunuz deyip geçiştiriyordum.

POLİS OLMAMA RAĞMEN POLİSTEN ÇEKİNİR HALE GELDİM

Emrah Büyüktaş Yunanistan’dayken.

Tabi bu arada sigortasız çalışıyorum. Bir yandan artık çalışıyorum, para kazanıyorum diyorum ama kafamın içi sürekli meşgul, ne zaman gelecekler, ailemin evini ne zaman basacaklar diye.

İki gün annemde, iki gün kardeşimde, 2-3 gün başkalarında kalıyorum. İster istemez otobüse binmeniz lazım, işe gidiyorum. Sokakta polis görüyorum.

Eski bir polis olmama rağmen onları gördükçe, yani bu duygu tam tarif edilemez ama korku değil, acıma değil. O kadar farklı bir ruh haline giriyorsunuz ki… Polis olmana rağmen polisten çekiniyorsun, yakalanırsan hapse gireceğini biliyorsun.

Arkadaşlarımın arabasıyla bir yerlere gidiyoruz, acaba polis bizi çevirir mi, kimlik sorar mı düşüncesi sürekli kafamda dolaşıp duruyor. Sorarsa direkt tutuklanıyorsunuz. Yargısız infaz var. Suçlu suçsuz ona hiç bakılmıyor.

ARKADAŞLARIM TAHLİYE OLANA KADAR AİLELERİNE SAHİP ÇIKTIM

Garsonluk yaptığım süre boyunca içerideki arkadaşlarımın ailelerini ziyaret ettim. Aklım zaten sürekli onlardaydı. 10-15 yıllık dostlarım hepsi. O yüzden o dönemde yurt dışına çıkmayı düşünmedim.

Onları bırakıp gidemezdim. Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Sanırım geçtiğimiz mayıs ya da haziran ayıydı.

Birlikte oturduk, konuştuk ve hep beraber yurt dışına çıkmaya karar verdik. 11 ya da 12 Ağustos 2018’de bir arkadaşımızın düğünü oldu. O ve eşi, birkaç kişi daha derken 6 kişi olduk. Ağustos sonunda Türkiye’den ayrıldık.

Önce Yunanistan’a gidebilmek için bir plan yaptık, çünkü kaçakçılara güvenecek durumumuz yoktu, verecek paramız da yoktu. Yanımızda iki kadın vardı. Ekipten 3 kişi aranıyordu. İki kişi hapisten yeni çıkmıştı. Bir kişinin de herhangi bir soruşturması, araması yoktu.

VE MERİÇ’E HAREKET

Gece yarısına doğru 11, 12 civarı İstanbul’dan iki arabayla hareket ettik. Bot, can yeleği, kürek yani nehri geçebilmek için lazım olan tüm malzemeleri kendimiz temin ettik. Harita üzerinde çalışma yapmıştık, nereye gideriz, ne yaparız diye.

Arkadaşlarla birbirimizi takip de ediyorduk. Sabaha doğru Meriç Nehri’ne yakın bir yere kadar geldik. Nehrin kenarına ulaştık. Saat sanırım dörttü, zifiri karanlık her yer. Dolunay vardı sadece. Korku filmlerindeki gibi.

Tarlaların arasından geçiyorsunuz, her taraf sivrisinek. Elimize botlarımızı aldık, can yelekleri poşetlerdeydi. Nehrin kenarına yaklaştık. Orada hafif bir tümsek vardı, hemen altında su akıyor. Ben öne geçtim, botları daha iyi nereden indirebiliriz diye uygun bir yer bakıyorum.

Botları şişirip hemen suya inmemiz lazım. Telefon açamıyoruz, termal kamera olabilir. Her şeyi düşünmek zorundayız.

DEVRİYE ARAÇLARI BİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADI

Birdenbire arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm.

Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen askeri devriye olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti.

O an zaten mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu…

Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım.

Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşların yanında kadın olduğu için atlayamadılar, ayrıca yüzme de çok iyi bilmiyorlardı. Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu.

CAN HAVLİYLE NEHİRE ATLADIK

Biz iki arkadaş can havliyle nehre atladık. Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor.

Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Bize arkadan bağırıyorlar, kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız, vatan hainleri diye… Ağza gelmeyecek küfürler savurdular.

Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geride kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok.

Zaten nefes nefese kalmışım, o korkudan ve hareketten dolayı. Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100 metre falandı.

Ben iyi yüzüyordum, diğer arkadaşım da 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. Yardım edin, imdat diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun.

Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklendi. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki… Anlatırken o anları tekrar tekrar yaşıyorum.

EŞKIYA FİLMİNDEKİ GİBİ YILDIZLARI SEYRETTİM

Hâlâ suyun içindeyiz, yüzmeye devam ediyorum. Telefonum cebimdeydi. Bir anda nehre atladığım için onları poşetleme şansım olmamıştı. Yüzmeye devam ediyorum, altımda eşofman gibi bir şey vardı.

Eşofman şişmeye başladı. Tam nehrin ortasına geldim, kulaç atıyorum, olmuyor, ilerleyemiyorum. Altımda ne varsa hepsini çıkardım.

Çantayı da bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı Eşkiya filmine götürdü. Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu.

Aynı sahneyi ben o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum, bir yandan özgürlüğüme gidiyorum, canımı kurtarıyorum, bir yandan yıldızları seyrediyorum. Çok değişik bir andı. Trajikomik mi desem, nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum.

BATAKLIĞA SAPLANDIM, VÜCUDUM KAN REVAN OLDU

Kıyıya kadar ulaştım nihayet. Çıkmak için elimi atınca bu kez bataklığa saplandım. Orada korktum işte. Buraya kadar yüzdüm, bundan sonra batacağım herhalde, çıkamayacağım dedim. Sonra bir ağaç dalı buldum ve kendimi yukarıya doğru çektim.

Ağaç da dikenliymiş, ellerim paramparça oldu. Vücudumda çizilmedik yer kalmadı. Ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Acısını bile hissetmedim. O halde sudan çıktım. Üstümde başımda hiçbir şey yok. Neredeyse anadan doğma bir haldeydim. Üzerimi giyinmek aklımın ucundan geçmiyor.

Bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyorum. Askerler peşimizden gelir, beni geri götürürler diye düşünüyorum. O anda sağlıklı düşünme şansınız yok tabi.

Arkadaşım nerede, onu da bilmiyorum. Nehir ne kadar sürekledi, ne oldu? Öldü mü, kaldı mı? O sol taraftaydı, ben sağdan çıktım. Hemen tarlaların içine girdim, uzaklaşmaya çalıştım.

Yatay bir şekilde değil de, dikey bir şekilde yarım saat yürüdükten sonra çantamdaki kıyafetleri çıkarıp giydim. Poşetlemiştim onları. Üzerime bir şort, bir tişört geçirdim. Ayakkabımı giydim. Nerede olduğumu bilmiyorum tabi.

ÇOK ACIKMIŞTIM, KAVUN TARLASINDA KARNIMI DOYURDUM

Yanımda yiyecek yok, su yok, ışık zaten yok. Tarla yolunu takip ederek bir-iki saat kadar yürüdüm. O arada çok acıktım, susadım. Hava hafif aydınlanmaya başlayınca ayçiçek tarlalarına girdim. Çekirdek topladım, kavun tarlası vardı. Elimle kavunu parçalayıp yemeye başladım. O kadar acıkmıştım ki…

Bir süre daha yürüyünce bir koyun sürüsü gördüm. Bir çoban vardır diye o tarafa doğru yürümeye başladım, belki İngilizce konuşabiliriz, bana yolu tarif eder diye ümit ediyorum. Atina’ya gitmek istiyorum ama nasıl gideceğimi bilmiyorum.

KÖPEKLERLE KOVALAMACA

Tam adama yaklaştım, iki köpek çıktı karşıma ve beni kovalamaya başladılar. 2-3 dakika köpeklerden kaçtım, tarlalara daldım. Sürüden uzaklaşınca köpekler geri döndü.

Yürümeye devam ettim. Bir yerde Ülker paketleri gördüm. Benden önce buradan yürüyenler vardı, demek ki doğru yoldaydım. Bir tarlada bidonlara doldurulmuş su buldum.

İçemedim tabii ama vücudumdaki kanları, görebildiğim her yerdeki pislikleri temizlemeye çalıştım. Çantam zaten tamamen çamur.

Üstüm başım çamur. Biri beni görürse mülteci olduğumdan şüphelenemesin diye kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Sonra yarım kalmış bir inşaat gördüm. Onun çatısına çıktım.

Etrafı gözetlemeye başladım. Saat yanılmıyorsam sabah 6.00 civarıydı. Yapının tepesinden anayol görünüyordu.

MAKEDONUM DEDİM AMA KEŞKE DEMESEYDİM

Anayola doğru giderken bir adamla karşılaştım. İngilizce nereli olduğumu sordu. Makedonum dedim, keşke demeseydim, sonradan öğrendiğime göre Makedonlarla araları kötüymüş.

‘Arap mısın’ diye sordu bu kez. ‘Yok’ dedim, bu sefer nesin, kimsin sen der gibi elini kolunu sallamaya başlayınca koşarak uzaklaştım yanından. İhbar etmesin diye kaçtım. Hedefim polise yakalanmadan, mülteci kampına girmeden Atina’ya ulaşmaktı.

Anayola doğru ilerlerken bir köyün içinden geçmem gerekti. Orada yaşlı bir amca ile karşılaştım. O anladı halimden. ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Arkadaşlarla kamp kurduğumuzu söyledim ama inanmadı. En son Türkiye’den geldiğimi söyledim, ‘Git polise teslim ol’ dedi. ‘Tamam, ben teslim olurum, ne tarafta yerleri’ diye sordum, gösterdi. Tabi ben oraya gitmedim.

Nihayetinde anayola çıktım, orada bir benzin istasyonu vardı. Yerlilerden çok yabancıların olduğu istasyonda Atina’ya nasıl gideceğimi sordum, söylediler ve gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım.

Bu arada üzerimde ne kimlik ne pasaport, hiçbir şey yok, polise denk gelsem götürecekler.

22 KİLOMETRE YÜRÜDÜM

Yolda yürürken yanımdan polis arabaları geçiyordu, pazar günüydü, tatil günü diye mi ilgilenmediler bilmiyorum, beni durduran olmadı. Otostop çekiyorum, kimse almıyor. Türk plakalı arabalar geliyor, onlara el sallıyorum, havaya zıplıyorum ama hiç ilgilenmiyorlar. Yaklaşık 5 saat yürüdüm.

Toplamda 22 km yol yürüdüm. Sonunda Dimetoka şehrine ulaştım. Fakat şehre varmadan yine bir benzinlik buldum, artık dayanacak gücüm kalmamıştı. 30 saattir uyumamıştım, açtım, susuzdum. Paramı poşete geçirip boynuma asmıştım.

Benzinliğe girdim. Herkes bana tip tip bakmaya başladı. Ne oldu, ne var ki bana bakıyorsunuz havasındayım ben. Kendimde bir acayiplik görmüyorum. Su, meyve suyu aldım.

Sonra tuvalete gittim. Aynaya bakınca boynumdan, V yakalı tişörtümün ucuna kadar komple çamur içindeyim. Orayı göremediğim için temizleyememişim. Ağustos’un 19’u, hava herhalde 40 derece filandı. Kurumuş çamurlar.

Komple boğazımı, boynumu, çantamı her yerimi temizlemeye başladım. Biraz kendime çekidüzen verdim.

Nihayetinde Dimetoka’nın girişine geldim. Orada bir Türk ile karşılaştım. Yunanistan’da yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettik. Üstümü başımı perişan görünce o da ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Ona da arkadaşlara kamp kurarak Avrupa’yı gezdiğimizi söyledim. Şakalaşırken ayağım kaydı dere kenarında suya düştüm, dedim. Geziyorum deyince, ‘Burada Aleksandrapoli diye bir şehir var, istersen oraya geç. İzmir gibi, hem güzel mekanlar var’ dedi.

Nasıl gideceğimi sordum. Otobüs terminalinin yerini tarif etti. Saat 11’de terminale vardım. 11.50’de Selanik aktarmalı Atina’ya bir otobüs buldum.

SABAHA KADAR BANKTA UYUDUM

Yunanistan’a daha önce gelmiş arkadaşlarım vardı. Geçmeden önce onlarla irtibat halindeydim.

Bana demişlerdi ki, ‘otobüsün en arkasına bilet keserlerse bil ki mülteci olduğunu anlamışlardır ve polis kontrole geldiğinde zaten direkt en arkaya gidiyor ve orada oturanları alıp kampa götürüyorlar’ Benim biletimi de en arkaya kesmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu.

Param kısıtlı, çıkıp gitme şansım yok. Nasip deyip otobüse bindim. Pazar günü olduğu için herhalde, herhangi bir polis çevirmesine denk gelmedim. Selanik’e vardım.

Oradan Atina’ya geçtiğimde saat gece 12 idi. Uyumayalı 48 saat olmuştu. Yolda insanlara telefonunuzu, Whatsup’ınızı kullanabilir miyim diye soruyorum. Tabi kimse kabul etmedi.

Kontürlü hatlara bakıyorum. Ankesörlü telefonlar var. Ama yurt dışına arama yapamıyorsunuz diyorlar. Nereye, nasıl gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Yardım edebilecek kimse yok. Otobüs seferleri de bitmiş.

Vücudumun artık dayanacak hali kalmadı. Orada en köşede bir yere çekildim ve bankta sabah sekize kadar uyudum. O arada yanımdan polisler geçiyor ama artık yakalanırsam yapacak bir şey yok, yakalanırsam da yakalanayım, buraya kadar gelmişim diye düşünüyorum.

AİLEM BOĞULDUĞUMU ZANNETMİŞ

Sabah sekiz gibi uyandım. Hemen şehiriçi otobüsler için bir bilet aldım. Havaalanı-terminal arasında gidip gelen bir otobüse bindim. Bir metro istasyonu bulunca inerim diye düşünüyorum.

Metro istasyonunda indim içinde interneti olan Whatsapp işaretli bir kart aldım. Sonra Vodafone bayiinden de 80 Euro’ya telefon aldım. Direkt evdekileri aradım.

Eşim, annem ağlamaktan ne hale gelmişlerdi. Karşılıklı bayağı ağlaştık. Bir yandan da hayatta olduğumu öğrenince tarif edilemeyecek bir mutluluk yaşadılar. 6 kişilik ekipten dört arkadaşımız yakalanmıştı. Birinin araması yok diye serbest bırakmışlar, adli kontrolle.

Diğer üçü hâlâ hapiste. Bizden sonra oraya ceset arama ekibi gelmiş. Askerler tutuklanan arkadaşlarımızın ailelerine bizim için haber alınamadı demiş. Ailem beni boğuldu, öldü zannetmiş. Annem sinir krizi geçirecek duruma gelmiş…

NEHRE ATLAYAN ARKADAŞIMI KAMPTA BULDUM

Sonra Atina’da 1 aylık bir ev kiraladık. Meslekten tanıdığım daha önce Atina’ya gelen arkadaşlarım vardı. Evi, onların yardımı ile buldum. Birkaç hafta kendime gelemedim.

Bacaklarımın yaralarının geçmesini bekledim. Benimle geçen arkadaşımın hayatta olduğunu öğrendim. Polise yakalanmış, Yunanistan’da kamptaymış. 1 hafta 10 gün kampta kaldı. Sonra yanıma geldi. Bir buçuk ay beraber kaldık. Çocukluğumdan beri Hollanda’yı seviyorum ben.

Oraya gitmek istiyordum. Sahte bir kimlikle 30 Ekim 2018’de Belçika’ya geçtim, aynı gün hızlı trenle Hollanda’ya geçip iltica merkezine başvurdum.

HOLLANDALI YETKİLİLER YAŞADIKLARIMA İNANAMADI

Burada yol mülakatı yapıyorlar, nasıl geldiniz diye her şeyi soruyorlar. Beni dinleyen yetkililer inanamadılar anlattıklarıma. Hatta bunların kitabını yazın dediler. Yol mülakatında bile öyle bir tepkiyle karşılaştım.

Normalde 15 dakika sürüyor bu görüşmeler, benimki 1,5 saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi.

Farklı kamplardayız ama yine burada buluştuk. 2,5-3 aydır Hollanda’dayım. Şimdi sürecimizin (iltica) sonuçlanmasını bekliyoruz.


Komiser Yardımcısı Emrah Büyükbaş, Hollanda Lahey Adalet Divanı önünde.

GERİYE DÖNME ŞANSIM OLSA MESLEĞİME DEVAM EDERDİM

Bu yaşananların sorumlusu devlet değil, devletimize küsme şansımız zaten yok. Devlet bir araçsa, hükümet bunu kullanan bir şoför. O şoför arabayı nereye götürürse araba da oraya gider. Ben devletime küs değilim, beni devletim büyüttü. Milli ve manevi değerlerimize zaten saygılıyız.

Küçüklüğümden beri polis olmak istiyordum. Beni bu hale getiren ve bunun sorumlusu sadece anti-demokratik hükümettir. Ben yine sevdiğim mesleği, hayalim olan mesleği yapmayı isterim. Ama bunca emek verdikten sonra bunların haksız yere başınıza gelmesi, mağdur duruma düşmeniz ve çok sevdiğiniz ülkenizden ayrılmanız tabi ki insana çok acı veriyor.

BU YAŞANANLAR BAŞKALARININ BAŞINA GELSE YARISI İNTİHAR EDER, YARISI İSYAN ÇIKARIR

Hatta bu yaşananları bazen arkadaşlarımızla aramızda konuşuyoruz. Diyoruz ki bu yaşananlar başkalarının başına gelse yarısı intihar eder yarısı da isyan çıkartır. Yani sadece biz değil bu kadar insan, yüzbinlerce kişi o kadar iyi insanlar ki, başkaları yaşasaydı bunları sağı solu yıkarlar, her yerde karışıklık çıkarırlardı. Yaşadıklarımız çok ağır, travmatik olaylar. Ama dediğim gibi ben bu durumun sorumlularından bu dünyada olur mu bilmiyorum ama öbür dünyada hakkımı alacağım.

YOLSUZLUK VE RÜŞVETLERİN ÖNÜNE GEÇMEYE ÇALIŞTIK

Biz hayalimizin peşinden koştuk. Her zaman polis olmak istedik. Bu ülkenin çok daha iyi yerlere gelmesinde bizim de katkımız olsun istedik. Elimizden geldiğince yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmeye çalıştık.

Bulunduğumuz kurumda demokrasinin hukukun dışına çıkılmasına izin vermedik. Çıkanları da gereken adli mercilere bildirdik. Bizim bütün gayemiz buydu. Ülkemizin daha demokratik olması ve daha yaşanılabilir bir yer olmasıydı.

Şimdi Hollanda’ya geldim ve burada yaşıyorum. Hayatımı burada geçirmek istiyorum. İnsanlar çok iyiler, anlayışlılar. Bize zaten sinelerini açtılar. Elimden geldiğince bu ülkeye faydalı olmak istiyorum.

Türkiye’den bazıları diyor ya, Hollanda ve Almanya bizi kıskanıyor diye. Keşke imkanları olsa da gelseler şuradaki ortamı, medeniyet seviyesini ve demokrasi seviyesini bir görseler.

Temenni ediyorum ki ülkemiz de inşallah ilerleyen süreçlerde bu demokratik ortam ve medeniyet seviyesi yakalanmış olur. Devletimize küs değiliz sadece bizi bu hale getirenlerden hakkımızı alacağız inşallah.

Allah her zaman haklının ve doğrunun yanındadır. Biz yanlış bir şey yapmadık. Dediğim gibi ben insanların haksız yere tutuklanmalarına şahit oldum ve bu insanların dosyalarının boş olduğunu gördüm. Bu insanların hakkı nasıl ödenecek bilmiyorum.

BOLD ÖZEL

“Sabahtan beri buradayız, akşam olmak üzere, bir ömür gibi geçti”

Dedeağaç’ta mahsur kalan 17 kişi arasında bulunan KHK’lı harita mühendisi Temel Durgut Bold’a konuştu: “Burada akşam olmak üzere, çok zor bir konumdayız. Çocuklar çok küçük. 1, 3, 6, 10 ve 12 yaşlarındalar. Herkes çok yıprandı. Geceyi nasıl geçireceğiz bilmiyoruz.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Türkiye’deki hak ihlallerine maruz kalmamak için Meriç Nehri’ni geçip Dedeağaç yakınlarında mahsur kalan 17 kişi, hala kurtarılmayı bekliyor. Aralarında 5 çocuk, 4 kadının bulunduğu grup, çektikleri videolarla sabahleyin insani yardım talebinde bulunmuştu.

Geri itilmemek için saat 06.00’dan beri uluslararası kurumlara seslerini duyurmaya çalıştıklarını söyleyen KHK’lı harita mühendisi Temel Durgut, “Burada akşam olmak üzere, çok zor bir konumdayız. Bugün iki saat ateşin altında kaldık. Vuracaklar herhalde bizi diye düşündüm.” dedi.

“NE OLACAK BİLMİYORUZ”

Durgut, “Sabahtan beri buradayız ama bugün bir ömür gibi geçti. Çocuklar çok küçük. Nasıl dayanacaklar bilemiyoruz. Küçükler, 2020, 2018, 2014 doğumlu. Diğerleri 10-12 yaşlarında iki kız. Ben üç çocuğumu bıraktım geldim. Herkes çok yıprandı. Ne olacak, onu da bilmiyoruz. Bize ulaşmaya çalışanları bekliyoruz. Burada hava şu an 7 derece.” ifadelerini kullandı.

Meriç’i geçip mahsur kalan 17 kişi donmamak için acil yardım istedi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Babası tutuklu olan kalp hastası, otizmli Ömer Faruk hayatını kaybetti

4,5 yıldır Manisa T Tipi Cezaevinde tutuklu olan KHK’lı Türkçe öğretmeni Murat Turan’ın oğlu Ömer Faruk vefat etti. Otizmli dünyaya gelen ve kalp yetmezliği tedavisi gören Ömer Faruk’un son günlerinde babasını görmesine izin verilmedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Babası 4,5 yıldır Manisa T Tipi Cezaevinde tutuklu olan Ömer Faruk Turan, dün akşam saatlerinde hayatını kaybetti. Otizmli doğan 11 yaşındaki Ömer Faruk Turan ağustos ayından bu yana Ege Üniversitesi Hastanesi’nde kalp yetmezliği tedavisi görüyordu.

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında tutuklanan ve 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan Ömer Faruk Turan’ın babası Murat Turan’a durumu kritik olmasına rağmen son günlerinde oğlunun yanında bulunmasına izin verilmedi.

İKİ KEZ BYPASS OLDU

Doğduktan iki ay sonra kalp rahatsızlığından şüphelenilerek hastaneye kaldırılan Ömer Faruk’a hem bebekken hem de 2-3 yaşlarında iki kez bypass yapıldı. Ömer Faruk otizmli dünyaya gelmişti ama otizmi ağır değildi. Okuma yazmayı öğrenmişti. Okula gidip geliyordu.

4,5 yıl önce babasının tutuklanması ise onu ve ailesini çok etkiledi. O zaman 6 yaşında olan Ömer Faruk, ağustos ayında Manisa’daki köylerinde birdenbire rahatsızlandı. Güneş çarpması sanılarak hastaneye kaldırılan Öer Faruk kalp yetmezliği tanısıyla İzmir’e Ege Üniversitesi Hastanesi’ne sevk edildi. Doktorlar hayati tehlikesi olduğunu ve çok fazla ömrünün olmadığını söyledi.

SALGIN GEREKÇE GÖSTERİLDİ

Bu süreçte Murat Turan’ın oğlunu görebilmesi için Manisa Savcılığı’na başvuru yapıldı ancak Kovid-19 tedbirleri gerekçe gösterilerek Turan’a izin verilmedi. Hatta iki ayrı başsavcı vekili ile görüşen HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu‘nun girişimleri de sonuçsuz kaldı.

“CEZASI ERTELENEBİLİRDİ”

Bold Medya’ya konuşan bir aile yakını, “Bu süreçte aile olarak bizim en çok canımızı yakan; evet ölüm haktır, gelecektir, vakti vardır ama annesi 4,5 yıldan beri çok fazla fedakarlıkta bulundu. Babasının yokluğunu hissettirmemeye çalıştı. hem sağlık tedavileri, hem eğitimiyle yakından ilgilendi. Ve anne gerçekten çok yıprandı. Vefatını da tek başına yaşamak zorunda kaldı. Otizmli çocukların hayati zaten hep çilelerle dolu oluyor. Ama keşke babasına izin verilseydi, cezası ertelenebilirdi. Çocuk gitti. Babası tutuklandığında Ömer Faruk 6 yaşındaydı. Bu anne için de baba için de çok zor.” dedi.

CENAZESİNE KATILACAK

Hayattayken oğlunu göremeyen Murat Turan’ın oğlunun cenazesine katılmasına ise izin verildiği öğrenildi. 11 yaşındaki Ömer Faruk Turan’ın cenazesi bugün ikindi vaktinde Balıkesir Sındırgı Düğüncüler Köyü’nde defnedilecek.

Meriç’i geçip mahsur kalan 17 kişi donmamak için acil yardım istedi

Babaları cezaevine atılan hasta çocuklar ölüme mahkum ediliyor

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

5 yaşındaki Zülal ikinci kez hapse girdi

Cezaevindeki çekirdek ailelere bir yenisi daha eklendi. Üç yıldır tutuklu bulunan eğitimci Ali Uysal’ın eşi Hilal Uysal ve 5 yaşındaki kızı da cezaevine gönderildi. Zülal 1,5 yaşındayken de annesiyle hapis yatmıştı.

BOLD ÖZEL – Bir çocuk daha hapse girdi. Daha önce annesi Hilal Uysal ile birlikte 7 ay hapiste kalan 5 yaşındaki Zülal, yine annesiyle birlikte 24 Kasım gecesi cezaevine gönderildi.

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında Bank Asya hesabı ve Bylock kullandığı iddiasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan ve cezası Yargıtay tarafından onaylanan Hilal Uysal önceki gün tutuklanıp yine Şakran Cezaevine gönderildi. Hilal Uysal’ın eşi Ali Uysal da üç yıldır aynı cezaevinde kaldıktan sonra bu yıl başında Afyon Bolvadin Cezaevine nakledildi.

Ev hanımı Hilal Uysal, daha önceki hapis sürecinde yaşadıklarını Bold Medya‘ya şöyle anlatmıştı: “Ben oradayken kızım iki kere kaza geçirdi. Ranzadan düştü ve kampüs içerisindeki hastaneye sevk ettiler. İki saat boyunca gözlem altında tutulduk. Doktor yoktu. Kendi çocuğunuzun doktoru kendiniz olacaksınız denildi ve gönderildik.”

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 9 Mayıs 2018’de eşiyle birlikte tutuklanan Ali Uysal, kapatılan derneğe üye olduğu için 7,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. 9 Eylül Üniversitesi İlahiyat mezunu olan Uysal, etüt merkezlerinde eğitmenlik yapıyordu.

Hilal Uysal ve kızı Zülal.

16 AYLIK MUAZ DA ANNE-BABASIYLA HAPİSTE

İzmir Şakran Cezaevinde, bir çekirdek aile daha birlikte kalıyor. Esra-Abdurrahman Aşçı, 16 aylık bebekleri Muaz ile 17 Kasım 2021’de tutuklanmıştı.

Burada bin memur var, gardiyanlar botlarıyla odamızı basıyor, koğuşun yarısı hasta

16 aylık Muaz, annesi ve babasıyla birlikte hapse gönderildi

Okumaya devam et

Popular

Shares