Bizimle iletişime geçiniz

Eskimez Yazılar

Ahmet Altan: Kendi kaderini yazan romancı

Ünlü yazar Ahmet Altan’ın Silivri Cezaevi’nden kaleme aldığı ve K24’te yayınlanan yazısı.

Ahmet Altan

Kendi kaderini yazan romancı

4 Mart 2018

İki metre yükseklikteki bir kürsüde oturuyorlar. Kırmızı yakalı siyah cübbeleri var üstlerinde.

Birkaç saat sonra benim kaderim hakkında karar verecekler.

Onlara bakıyorum.

Hayatın ipliğini kesecek Moiralara benzemiyorlar. Sıkıntıyla gevşettikleri kravatlarıyla Gogol’ün küçük memurlarını andırıyorlar daha çok.

Ortada oturan başkanları sağ kolunu ıslak çamaşır gibi kürsünün üstüne serip parmaklarını oynatıyor ve oynayan parmaklarını seyrediyor.

Yüzü dar ve uzun, kaşları yoluk ve renksiz. Yarı kapalı şiş gözkapaklarının altındaki gözbebekleri fark edilemiyor, ölü bir ıslaklıktan ibaret gözleri.

Özellikle savunmacılar konuşurken artan garip bir tiki var, küçük bir yumru çenesinden gözlerine kadar cildinin altında yuvarlanıyor.

Arada sırada cep telefonuna bakıp gelen mesajları okuyor.

Bizimle birlikte yargılanan sanıklardan biri bypass ameliyatı olacağını söylediğinde, kırmızı ışıklı mikrofonu kendine doğru çekip mekanik bir sesle “hastane hapiste kalmanıza engel bir durum olmadığını bildirdi” diyor.

Avukatlar, en hayatî konuları anlatırken gene mikrofonu önüne çekip aynı mekanik sesle, “iki dakikanız var, toparlayın” diyor.

Sanki sanıkların ve avukatların söylediği sözler alnına çarpıp, parçalanmış kelimeler hâlinde kürsüye dökülüyor.

Elias Canetti’nin, “Kendin güvende, huzur ve görkem içindeyken, bir insanın taleplerini, o taleplere kulak tıkamaya kararlı bir hâlde dinlemek… Bundan daha aşağılık bir şey olabilir mi” sözü geliyor aklıma.

Sağ yanındaki şehlâ gözlü tombul üye, sanıklar ve avukatlar konuşurken yaylı koltuğunu geriye doğru yatırarak tavana bakıyor. Yüz çizgilerindeki haz kaymalarından hayallere daldığı anlaşılıyor. Hayallere dalmadığı zamanlar genellikle başını eline dayayıp uyuyor.

Sol taraftaki üye ise önündeki bilgisayarla meşgul, sürekli bir şeyler okuyor.

Öğleye doğru “karar vermek” için müzakereye çekileceklerini söylüyorlar.

Bizim çevremiz jandarmalarla kuşatılmış vaziyette. Yanımızda bir dizi jandarma duruyor, bir dizi jandarma da arkamızda. Onların arkasında da zırhı andıran siyah göğüslükleri ve dizlikleriyle Robocop kıyafetli başka bir jandarma grubu bekliyor.

Her birimizin koluna bir jandarma giriyor, çift sıra hâlinde dizilmiş jandarmaların arasından geçip dar bir merdivenden aşağıya iniyoruz.

Bizi, önünde demir parmaklıklar olan fayans döşeli büyük bir nezarethaneye sokuyorlar.

Biz beş erkeğiz.

Altıncı sanık “kadın olduğu” için onu ayırıp başka bir yere götürüyorlar.

Hakkımızdaki delilleri kardeşimin başvurusu üzerine inceleyen Yüksek Mahkeme, “bu delillerle kimsenin tutuklanamayacağına” karar verdiği için birlikte yargılandığımız gazeteciler çok iyimser ve umutlular.

Ben onlar kadar iyimser değilim.

Nezarethanenin bir ucundan bir ucuna gidip geliyoruz sinirli adımlarla. Gölgelerimiz, fayans çizgilerinden atlayarak bize yetişmeye çalışıyor.

Kendi geleceğimizle ilgili karar verme hakkımızı tümüyle kaybettiğimizi bir çaresizlik duygusuyla hissediyoruz.

Dakikalar, konuşmalarımızın temposuna göre bazen hızlanarak, bazen yavaşlayarak geçiyor. Dakikalar yavaşladıklarında bir jilet gibi keskinleşiyorlar, içimizde kanlı kesikler açıldığını hissediyor ama bunu birbirimizden saklıyoruz.

“Vulnerant omnes, ultima necat,” hepsi yaralar sonuncusu öldürür, bu gerçeği eski Latinlerden beri biliyoruz ama bir nezarethanede müebbet hapse mahkûm olup olmayacağını beklerken yavaşlayan dakikalar bütün kardeşlerinden daha yaralayıcı oluyorlar.

Böyle dakikalarla yaralanırken, biraz da utançla, gerçekçi kötümserliğimin altında küçük umutlarla hayallerin elmas tozlarını andıran parıltılarla gezindiğini fark ediyorum.

“Bunlar hukuk desperadoları, her türlü hukuksuzluğu yaparlar” diyen güçlü sesin altında “bu kadar da saçmalayamazlar” diyen bir fısıltıyı da duyuyorum.

O fısıltıyı susturmuyor, böyle yaptığım için de kendime kızarak, umutla aramdaki o ince bağı koparmıyorum.

Umut, öyle sokulgan, öyle sıcak, öyle çekici ki insanın içi böylesine üşürken onu bırakıp gitmesi mümkün olmuyor. Bunun yersiz ve gereksiz bir zaaf olduğunu bilmek de bir işe yaramıyor.

Umudun beslediği solgun ve titrek hayaller çekingen adımlarla zihnimin gölgeli kıvrımlarında kımıldanıyorlar: Hapishanenin kapısından çıkıyorum, derin bir soluk, ilk sarılış, sevinç sözleri, mutluluk kokusu, yukarda geniş bir gökyüzü…

Ben böyle hayaller kurarken üç adam bir yerlerde benim kaderimi belirliyor.

Belki de kararlarını verdiler bile.

Birden, hafızamın derinliklerindeki magma tabakaları şiddetli bir depremle kırılıyor, gizli bir yeraltı nehrinde yüzen unutulmuş su çiçekleri gibi cümleler çıkıyor ortaya.

Kılıç Yarası Gibi romanında yazdığım bir bölümü hatırlıyorum. Tutuklandıktan sonra bir odada hakkında verilecek kararı bekleyen bir kahramanı anlatırken yazdıklarım bunlar.

“Kaderin değiştiği anla, kaderi değişen insanın bunu öğrendiği an arasında geçen zaman dilimi, insan hayatının en trajik ve ürkütücü parçası olarak gözüküyordu ona. Gelecek belirlenip kesinleşiyor ama insan kendisi için kesinleşen geleceğinin farkına varmadan, başka umutlar ve hayallerle başka bir geleceği bekliyordu. O bekleyişteki bilgisizlik korkunçtu ve ona göre insanoğlunun en büyük zaafını oluşturuyordu.”

Hatırladığım cümlelerle ürperiyorum.

Şu anda yaşadığımı yıllar önce yazmışım.

Şimdi kendi romanımda yazdığımı yaşıyorum.

Romanını yaşayan bir romancı.

Maskeli büyücülerin katıldığı bir vudu ayininin nakaratı gibi beni dehşetle titreten bir cümle içimde yankılanıp duruyor:

Hayatım romanımı taklit ediyor.

Yıllar önce, edebiyatla hayatın birbirine değdiği, sınırları belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolaşırken kendi kaderimle karşılaşmış ama onu tanımamışım, onu bir başkasının kaderi sanarak anlatmışım.

Yazdığım kendi kaderimmiş.

Aynı yıllar önce yazdığım kahramanım gibi tutukluyum, aynı onun gibi geleceğimi belirleyecek kararı kapatıldığım bir odada bekliyorum, aynı onun gibi belki de o anda belirlenmiş olan kaderimden habersizim, aynı onun gibi insanoğlunun en acıklı çaresizliğini yaşıyorum.

Kendi geleceğimi, gördüğümün kendi geleceğim olduğunu bilmeden lanetli bir kâhin gibi yıllarca önce görmüşüm.

Macbeth’in cadıları dolaşıyormuş içimde.

Bir yazarın içinde böyle kaç cadı, kaç büyücü, kaç kâhin yaşıyor?

Yazdığım başka neler gerçekleşecek?

Bilmediğim, hatırladığım başka hangi cümlelerle lanetledim kendimi?

Romanla hayatın, gerçekle yazılanın birbirine dolandığı, birbirinin kılığına girdiği, birbirini taklit ettiği, birbiriyle yer değiştirdiği başdöndürücü, uğultulu bir girdabın derinlerine doğru sürüklendiğimi hissediyorum.

Kâhin de benim, kehanet de benim, kurban da benim.

Cümlelerimle yaşayanları öldürebilir, ölüleri diriltebilirim.

Bütün yazarların sahip olduğu bu güce sahip olduğum için mi tanrıların gazabına uğradım, bunun için mi lanetlendim, bunun için mi bana kendi kaderimi yazdırdılar?

Yazdığım kahramana dönüşüyorum, içinde dönüp durduğum girdapta.

Nasıl bir kader biçmiştim ben o kahramanıma?

Ne olmuştu onun sonu?

Aniden koşuşan jandarmaların postal seslerini duyuyorum, iki sıra hâlinde diziliyorlar, bir ses “haydi” diyor, “karar verildi.”

Karar verilmiş.

Hatırlıyorum birden.

Benim kahramanım mahkûm olmuştu, ona o kaderi biçmiştim.

Şimdi kendi hakkımdaki kararı duymadan o kararı biliyorum.

Ben de mahkûm olacağım.

Öyle yazdım çünkü.

Kader beni hazırlıksız yakalayamayacak, kaderi ben daha önceden belirledim.

Bizi yukarı çıkarıyorlar, salona girip oturuyoruz.

Yargıçlar geliyorlar, koltuklarına bırakmış oldukları siyah cübbelerini giyiyorlar.

Islak ölü gözlü başkanları kararı okuyor:

“Ağırlaştırılmış müebbet.”

Hayatımızın geri kalanını üç metreye üç metre bir hücrede tek başımıza, günde sadece bir saat güneşe çıkarılarak geçireceğiz.

Asla affedilmeyecek ve hapishane hücresinde öleceğiz.

Karar bu.

Romanımın kahramanı gibi ben de mahkûm oluyorum.

Kendi geleceğimi kendim yazdım.

Ellerimi uzatıyorum. Kelepçeleri takıyorlar.

Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim.

Hades’e gidiyorum.

Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru.

Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.

Eskimez Yazılar

KHK’lılar adına Mehmet Altan’dan AİHM Başkanı Sopano’ya mektup

KHK’larla çok sayıda akademisyeni ihraç eden İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora alacak AİHM Başkanı’na Mehmet Altan açık bir mektup yazdı.

Mehmet Altan’ın P24’te yayınlanan mektubu:

AİHM Başkanı’na açık mektup

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Sayın Robert Spano’ya açık mektubumdur.

Sayın Başkan,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Türkiye’den yapılmış altmış bini aşkın bireysel başvuru var. Türkiye hak ihlalleri konusunda Rusya’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

Malûmunuz olduğu üzere, anayasal hakları yok sayılmış Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından biriyim. Malûmunuz üzere diyorum, çünkü başvuru dosyamı sizin daha önceki başkanı olduğunuz 2. Daire değerlendirdi.

AİHM’in sizin başkanlığınızdaki 2. Dairesi, 20 Mart 2018 tarihinde evrensel hukuk açısından “emsal karar” özelliğini taşıyan gerekçeler ile kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkım ile ifade özgürlüğü hakkımın ihlal edildiğine karar verdi. Türkiye’yi mahkûm etti.

Bu karar için size ve şimdi başkanı olduğunuz Mahkeme’ye teşekkür ediyorum. Hukuk yerde kalmadı.

Sayın Başkan,

Benimle ilgili kararınızın, AİHM tarihi açısından önem taşıyan bir özelliği daha var:

O davaya Türkiye adına katılan Ergin Ergül, karara itiraz eden tek yargıç olarak öyle şeyler yazdı ki yanlış bilmiyorsam, AİHM tarihinde ilk kez mahkeme başkanı olarak “karşı oy’a”, “karşı oy” yazdınız. Diğer üyeler de size katıldı.

03 Eylül 2020 tarihinde, Adalet Bakanı’nın davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret edeceğiniz açıklandı.

Ama beni sarsan, İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora alacağınızı öğrenmem oldu.

Yukardaki ayrıntıyı da tam bu nedenle, ülkemizdeki kamu görevlisi “hukukçuların” ve “hukuk eğitiminin” durumu hakkında bilgi vermek için anımsatıyorum.

Acaba, evrensel hukuk adına karşı oy şerhine karşı şerh yazmak mecburiyetinde kaldığınız Ergin Ergül’ün, size fahrî doktora verecek olan İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi mezunu olduğu hatırınızda mı?

İstanbul Üniversitesi darbeci Kenan Evren’e de “hukuk fahrî doktorası’”vermişti. Sekreteryanız sizi muhakkak bilgilendirmiştir.

Sayın Başkan,

Ben, “fahrî hukuk doktorası” alacağınız İstanbul Üniversitesi’nde kesintisiz otuz yıl hocalık yaptım. 27 yıl önce de profesör oldum.

Anayasanın üç maddesinin ihlali sonucu tutuklandıktan bir ay sonra, cezaevindeki hücremde, 29 Ekim 2016 tarihinde KHK ile üniversiteden ihraç edildiğimi televizyonda duydum. Beni ve pek çok akademisyeni ihraç edenler ile size fahrî doktora verecek olanlar aynı kişiler.

Anayasa Mahkemesinin dava dosyasında “mevcut tüm delilleri değerlendirerek”, üç ayrı hak ihlali ve tahliye kararına karşın tahliye edilmedim. Üstelik hemen ertesinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına da mahkûm edildim. Başkanı olduğunuz AİHM’in hakkımda verdiği hak ihlali kararından sonra dahi İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi tarafından bu mahkûmiyetimin onanmasına karar verildi. Bu tür hukuk skandallarının yaşandığı süreçlerin var olduğundan söz ediyorum.

Ancak nihayetinde, çok sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin beraatime hükmetmesi sonucunda, 4 Kasım 2019 tarihinde beraat ettim ve bu karar kesinleşti.

Ama “davalısı” fahri doktora ünvanını alacağınız İstanbul Üniversitesi olan, “üniversiteden ihracımın iptali” konulu davam hâlen Ankara 21. İdare Mahkemesinde beklemektedir.

Kesinleşmiş beraat, Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’in hak ihlalleri kararlarına karşın, ben sizin fahrî doktora alacağınız üniversiteme dönebilmiş değilim.

Doktora alacağınız üniversite, benim gibi KHK ile atılan akademisyenlerin davalarında “davalı kurum” olarak yer almaktadır.

Bu davalar hâlen devam ediyor ve pek muhtemeldir ki sizin başkanı olduğunuz AİHM önüne de gelecektir. Ancak siz o süreçte İstanbul Üniversitesi’nden fahrî doktora diploması almış bir Yargıç olacaksınız.Yüzlerce öğretim görevlisini haksız bir şekilde okuldan atarak işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm eden bir üniversitenin fahrî üyesi olmak bilmiyorum ne kadar övünç verici.

Normal koşullarda Türkiye’yi ziyaret edecek olmanız tabii ki sevindirici olurdu. Maalesef ki durum böyle değil.

Sayın Başkan,

Başkanı olduğunuz AİHM, AİHS kapsamında garanti altına alınan özgürlükler ve hakların teminatıdır.

Başkanı olduğunuz AİHM’in hak koruyuculuğunun bir büyük hukuk şemsiyesi olarak herkesi kapsadığına inanmak istiyoruz.

İnancımızın her zaman diri kaldığını söylemek ise zor.

Korona felaketine rağmen dört yıldır Silivri’de tutulan ve romanları 23 ülkede yayınlanmış olan 70 yaşındaki Ahmet Altan başvurusunda, bizzat sizin başkanı olduğunuz bölüm “öncelik” kararı vermişti. Mahkeme tarafından içeriğine de son derece hâkim olunmasına rağmen maalesef dört yıldır hâlâ o önceliği bekliyoruz.

Tabii Ahmet Altan dosyası görüşülmesin, eğer bir gün görüşülürse de kesin bir ihlal çıkmasın diye kimlerin nasıl ve hangi gayretler içinde olduğundan da haberdarız. Ama bunun yeri burası olmadığı gibi yaşanılan bu büyük mağduriyeti o düzeyde konu etmek de benim üslûbum değil.

Kişisel tercihlerinizin nasıl tecelli edeceği tabii ki sizin takdirinizdedir. Her bir tercihinizin farklı sonuç ve yansımaları da olacağı açıktır.

Hukuk mağdurlarının büyük umutlar bağlamış olduğu, sözleşme ile kurulmuş, uluslararası yüksek bir mahkemenin başkanı olarak ziyaret edeceğiniz Türkiye’ye şimdiden hoş geldiniz.

Saygılarımla.

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Ölüm orucundaki avukat Aytaç Ünsal’ın mektubu: “Sana kendimi anlatmak istedim”

Aytaç Ünsal, avukat eşine yazdığı mektubunda bir hakim annenin tek evladı olarak Anadolu’da geçirdiği yılları, gördüğü haksızlıkları ve mücadelesini anlattı.

BOLD – Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından Aytaç Ünsal, Burhaniye T Tipi Cezaevinde tutuklu durumda. Açlık grevi ve ardından geçtiği ölüm orucunun 100. günü geride kaldı. Aytaç Ünsal, kendisi gibi avukat olan eşi Didem Baydar Ünsal’a bir mektup yazdı. Aytaç Ünsal, mektubunda bir hakim annenin evladı olarak çocukluğundan beri Hatay’dan başlayarak Anadolu’nun farklı yerlerinde gördüğü haksızlıkları anlattı ve haksızlığa uğrayan halkını savunma hakkının elinden alınmaması için ölüm orucuna başladığını söyledi.

AYTAÇ ÜNSAL’IN MEKTUBU

“Sana bu
mektubu
içine yüreğimden başka bir şey katmadan
yolluyorum”
Nazım Hikmet

Merhaba!

Nasılsın? Sana kendimi anlatmak istedim. Ölüm orucunda olan bir avukatı tanımak istersin diye düşündüm. Bu hikayenin içinde bir avukatın ölüme yürüyüşünün nedenleri vardır. Ve aslında bu hepimizin hikayesidir.

Memur bir ailenin tek oğluyum aynı zamanda tek çocuğuyum. Memur çocuğu olmak demek bir yandan hiçbir yerden olmamak bir yandan Anadolu olmak demektir. Çünkü doğduğun yer farklıdır, büyüdüğün ve kendini bildiğin yer farklıdır. Benim için de böyle oldu.

Annem Denizli Acıpayam babam Adana Kozanlıdır. Ama ben Antakya’da Arap bir ebe eşliğinde dünyaya geldim. Hakime bir annenin oğluyum. Yargı mekanizmasına vakıf olmak insana çocukluktan beri hak, hukuk ve adaleti öğretiyordur gibi düşünülebilir. Oysa benim çocukluktan itibaren adaletsizliği tanımamı sağlamıştır. Çocukluğumda bile sınıfsal farkları gözümün önünde somutlamıştır. Babam ise orman mühendisiydi. Birçok kez Orman Müdürlüklerinin lojmanlarında kaldık.

Antakya’da çok küçüktüm. Ama halkın hayatı tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. Kaldığımız lojmanda zaman zaman Zeliha isminde genç bir kız bana bakmaya geliyordu. Bana bakarak, anneme yardım ederek para kazanıyordu. Nusayri yoksul bir ailenin kızıydı. Güzel bir Arap şivesiyle Türkçe konuşuyordu. Kendisi hayatı henüz tanımayan Zeliha benimle birlikte yaşamı öğreniyordu. Ve Zeliha’nın annemin eski kıyafetlerini giymek zorunda kalan yoksulluğuna tanık oldum.

Bizimle aynı binada oturan bir orman işçisinin oğlu vardı. Adı Mustafa. Benimle yaşıt ama benim gibi değil. Çünkü ben etrafımda kimse olmadan sokağa çıkamam ama Mustafa sokaklardadır. Benim üç tekerlekli bisikletim vardır ama Mustafa taşlı yollarda koşar. Ve yalın ayaktır. Benim gibi yeni spor ayakkabıları yoktur. Ve Mustafa benden farklı olarak hep açtır. Yalın ayak taşlı yollarda koşturan 4-5 yaşlarındaki bir çocuğun açlığına orada tanık oldum. Ve haşlanmış yumurtalarımı düzenli olarak onunla paylaşmayı ilk kez orada öğrendim.

Bir sonraki durağımız Çanakkale’nin küçük ve sevimli ilçesi Bayramiç’ti. Vatanın cennet haliydi Bayramiç. Tıpkı Antakya gibi Anadolu’nun zenginliğiydi. Çingene halkıyla Türk halkı iç içe yaşıyordu. Burada da benimle ilgilenen, eve temizliğe yardım eden genç bir kız vardı. Bu sefer adı Berna’ydı. Ve bu kez Nusayri değil ama Çingene’ydi. Ama aynı yoksulluk ama aynı emekçilikti. Bu kez oyun arkadaşım ise Türk Sünni İslamcı bir ailenin oğlu İsmail’di. Sık sık ziyaret ettiğim başka arkadaşlarım da vardı. Orman İşletme’de çalışan işçiler bazı öğle aralarında barınaklarının yanına mangal kurup “boklu balık” yaparlardı. Çanakkaleliler içi temizlenmeden pişirilen sardalya balığına bu adı verirler. Tabii mangalın kurulduğunu beş duyumla tespit ettikten sonra kasap önünde dolaşan kediler gibi etraflarında dolanmaya başlardım. Fark edip hemen yanlarına çağırırlardı. Ve bir süre sonra bu mütevazı mangal partisinin bir üyesi haline gelmiştim. Doğallığı, içtenliği, sıcaklığı, o insanlar arasında tanıdım.

Çanakkale’den sonra İç Ege’ye doğru yola çıktık. Uşak’taydık. Artık ilkokula da başlamıştım. Ve tanıklıklarım artarak devam etti. İlkokulda bizim gibi bürokrat devlet memuru çocuklarının nasıl kayırıldığını bizzat yaşadım. En yakın arkadaşım Yavuz isminde Konyalı bir işçi çocuğuydu. Okulun büyük çoğunluğu bu işçi ve çiftçi çocuklarından oluşuyordu. Onlarla aynıydık ama bir yandan da birbirimiz gibi değildik. Başka bir sınıfta okuyan Mehmet diye bir arkadaşım vardı. Önlüğü yamalıydı. Yakası kız öğrencilerinin yakasına benziyordu. Ailesinden harçlık alamadığı için teneffüslerde simit alamıyordu. Bunu görünce eve dönünce anneme ağlamıştım. Ve sormuştum “Neden? Neden o öyle?”. Çünkü bu yaşadıklarım annemin bana okuduğu Diyet, Gönen gibi Ömer Seyfettin hikayelerindeki hak ölçülerine uymuyordu.

Annem de açıklamaya çalışıyordu. Ve “sen de ona simit ayran alabilirsin” diye tavsiyede bulunuyordu. Bir gün okulun serseri çocuklarından biri Mehmet’i aşağılamaya ve ona sataşmaya başladı. Deliye döndüm. Çocuğun üzerine atılıp yere düşürdüm ve tekmelemeye başladım. Mehmet’in yaşadıklarının hesabını soruyordum sanki. Durmuyordum, öfkemi boşaltıyordum. Zor aldılar çocuğu elimden. Sonra öğretmenim sınıfın önünde beni tahtaya kaldırarak yaptığımın hesabını sormuştu. “Neden yaptın?” diye sorunca, “Çünkü o benim kardeşim” demiştim. Öğretmen tek çocuk olduğumu bildiği için şok olmuştu. “Nasıl yani Mehmet ÜNSAL mı onun adı?” demişti. O kadar sahiplenmiştim ki annemi arayıp “Aytaç’ın kardeşi var mı?” diye sormuştu. Vardı! O benim kardeşimdi.. bir çocuğun yaşadığı ezikliğe ve arkadaşım Yavuz’un bodrum katındaki küf kokulu izbe işçi evine orada tanıklık ettim.

Ardından üniversiteye kadar kaldığım İzmir’deydik. Artık İzmir’de bu sınıf farkları benim aklımın alamayacağı kadar fazlaydı. Gittiğim lise karışıktı. Zengin ailelerin çocukları da vardı ama büyük ölçüde yoksul halk çocuklarının okuduğu bir yerdi. Liseye başlayana kadar İzmir’deki en iyi arkadaşlarım apartmanın kapıcısının çocuklarıydı. Hep onların evindeydim, onlar da sık sık bizdeydi. Kendimi hep orada, işçilerin, halkın yanında daha rahat hissediyordum. Zenginlerin arasında o kasıntı, ilkel bireycilik, gösteriş beni boğuyordu. Lisede bunu çok kez deneyimledim.

Türk Sünni bir ailede yetişmiştim. Özellikle baba tarafında Kozan’da MHP’nin etkisi yoğundu. Annemin babası, dedem Süleyman Demirel hayranıydı. Ben de politik biri olmamakla birlikte bu gerçeklik dışında doğru düzgün bir şey görmemiştim. Lisede yaşadığım bir olay bana tüm bunları sorgulatmıştı. Bir sınıf arkadaşım vardı Yusuf adında. Mardinliydi, Kürt’tü. Tarih dersine gelen öğretmen bir gün Yusuf’u kaldırdı ayağa “Söyle bakalım Yusuf, sen Arap mısın, Kürt müsün, Türk müsün?” diye sordu. Yusuf “Kürt’üm” deyince “Sen dersimden kaldın!” dedi. Şok olmuştum. Neydi bu şimdi. Ülkemizin gerçeğiydi ve ben de bu gerçekle lisede yüzleştim. Yurtta kalan, dolmuş parası olmadığı için her gün okula kilometrelerce yürümek zorunda olan, bundandır ki sınıfta uyuklayan arkadaşlarımın gerçekliğinde yüzleştim. Tek maaşla ayakta kalmaya çalışan ve her gün makarna pilav yemek zorunda olan ailelerin gerçekliğinde gördüm.

Ankara’ya üniversite okumak için gittiğimde hukuk fakültesinde okuyan öğrencilerin çoğu durumu iyi olan ailelerin çocuklarıydı. Milyonların bu gerçeğinden çok uzaktılar. Hani Türk filmlerinde der ya başka dünyaların insanlarıydılar. Gündemleri, dertleri çok başkaydı. Rahat değildim, mutlu değildim. Benim alışkın olduğum, açık, samimi, sıcak, “haklı ve doğruyu” çocuk gibi kabul eden, ağız dolusu gülmeyi bilen, zor zamanda omuz başında biten, mert insanlarımın ilişkileriydi. Ben Zeliha’yı, Mustafa’yı, Berna’yı, İsmail’i, Mehmet’i, Yavuz’u, Yusuf’u arıyordum. Sanki onlar bir anda kaybolmuş gibi hissediyordum.

Sonra Halkın Hukuk Bürosu’nu tanıdım. Ve anladım ki aslında onlar her yerdeler. Hem de milyon milyonlar. Onları yeniden buldum. Katıldığım Cansel Malatyalı direnişinde tanıdım onları. Kazova işçilerinin yanında tanıdım. Kınıklı maden işçilerinde gördüm. Halkın Hukuk Bürosu avukatı olan sevgili eşim Didem’de buldum onları yeniden. Onları bir kez daha bulduktan sonra da asla yalnız bırakmadım. Soma’da karnındaki bebekleri yetim kalan kadınları, Ermenek’te ayaklarında çarık olmayan ve çocuklarını çamura gömen ana babaları, Berkin Elvan’ı, Hasan Ferit Gedik’i, Dilek Doğan’ı, Sıla Abalay’ı savunmak ilkokuldaki Mehmet’i savunmak demekti. Ve ben o Mehmetleri asla savunmasız bırakmadım. Hayatımın en mutlu zamanlarını halkımı savunurken yaşadım. Hayatı ve halkı savunurken, hayatı ve halkı tanıdım. Çocukluğumda yaşamı Zeliha’dan, Mustafa’dan, Mehmet’ten, işçilerden öğrenmiştim. Halkın Hukuk Bürosu ise bana yaşamı gerçek anlamda öğretti.

Kınıklı işçiler, Kazova işçileri, Cansel Malatyalı, Türkan Albayrak, her yerde direnen TAYAD’lılar, özgür tutsaklar, vatan sevme ustası devrimciler, burada adını sayamayacağım kadar çok olan müvekkillerim, eşim, sevdam, Didem’im bana gerçekten yaşamanın ne olduğunu öğrettiler. Vefayı, bağlılığı, dayanışmayı, paylaşmayı, sevgiyi, güveni iliklerime kadar yaşadım. Ve çok büyük rahatlıkla “yaşadım” diyebiliyorum.

Şimdi bana tüm bunlardan vazgeçmemi dayatıyorlar. İşçileri, köylüleri, Anadolu halklarını savunamazsın diyorlar. Halkın Hukuk Bürosu’nda avukatlık yapamazsın diyorlar. Önümüzdeki 10,5 yıl boyunca Didem’i göremezsin diyorlar. Halka, vatana ve sevdama, mesleğime yasak koymaya çalışıyorlar. Ama bunlar öyle hemen vazgeçilebilecek, değersiz şeyler değildir. “Neyse, yapacak bir şey yok” diyecek kadar basit değildir. Bana hayatı öğreten, emeğiyle beni insan haline getiren halkımdan, Anadolum’dan asla vazgeçmem. Ölürüm ama vazgeçmem.

İşte benim yolculuğumun hikayesi böyledir. Dün hayatımda olan Mustafa bugün de vardır. Şimdi Kırıklar 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde 300’lü günlerine geliyor. Ölüme koçakça direniyor.

Simit yiyemeyen Mehmet bugün 30 kilo kalmış İbrahim Gökçek’tir. Ve ben onların çocukluğumdan beri ailesiyim. Ve ben onların çocukluğumdan beri avukatıyım. Ölürüm ama onları savunmaktan vazgeçmem!

NOT: Bu yazı Aytaç Ünsal’ın 5 Nisan 2020 tarihli mektubudur. Ölüm orucundaki Mustafa koçak 24 Nisan’da, İbrahim Gökçek ise 7 Mayıs’ta vefat etti.

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Mazlumun seçimi… İskender Pala ve Ömer Faruk Gergerlioğlu örnekleri

İskender Pala ve Ömer Faruk Gergerlioğlu, 28 Şubat’ın iki mağduruydular. 28 Şubat’ta mağdurların yanında başladıkları yolda şimdi bambaşka iki karakteri temsil ediyorlar…

BOLD / YAZI

Ziya Paşa’nın meşhur bir beyti vardır:
“Bed-maye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyize mihenktir”

Şair demek istiyor ki: “Kötü yaratılışı olan içki sofrasında belli olur, çünkü içki insanın kişiliğinin ortaya çıkmasını sağlar.”

Ama elbette ki birini tanımanın tek yolu birlikte içmek değildir, hele ki içen biri değilseniz. O yüzden şiirin ikinci mısraını biraz değiştirerek bir çözüm bulabiliriz:

“Zahmet güher-i âdemi temyize mihenktir”

Evet, insanların asıl karakterlerini ortaya koyan şeylerden biri, belki de birincisidir “zahmet” zamanları. Baskı altında neye karar verdiği ve nasıl karar verdiği kişinin “gerçeği”ni ortaya koyar. Bu konuyu kamuoyunun yakından tanıdığı iki isim üzerinden irdeleyeceğiz.

28 ŞUBAT VE “BİZİM İSKENDER”

İskender Pala edebiyatla şöyle böyle hemhâl olan herkesin tanıdığı bir isim. Denizcilikle ilgili çalışmaları, Divan Edebiyatı’nı akademik bilgi sahibi olmayanların bile anlayacağı ve sevebileceği şekilde anlatan birçok çalışması ve birbiri peşi sıra yayınlanan romanlarıyla edebiyat dünyasında kendine yer edindi. Romanları yüz binler satıyor, TV’lerde programlara çıkıyor, bir konferanstan öbürüne koşturuyor.

Fakat İskender Pala’nın öyküsü bundan ibaret değil. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdikten sonra 1982’de Deniz Kuvvetleri’nde subay olarak görev yapmaya başlayan Pala, bu sırada denizcilik tarihiyle ilgili önemli çalışmalara imza attı. İyi bir akademisyen ve sevilen bir subaydı. Ancak, bu durum çok uzun sürmedi.

Yıl 1996… Türkiye 28 Şubat sürecine ilerlemektedir. Namaz kılan, eşi başörtülü bir subay olarak İskender Pala da bu dönemdeki cadı avından nasibini alır. Heybeliada’da oldukları bir gün askeri gazinoda sırf eşi başörtülü olduğu için Pala ve ailesine servis yapılmaz. Ama Pala için asıl zor günler AKP’li Cumhurbaşkanı ve dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sözü üzerine başlar. Nasıl mı?

HA, BİZİM İSKENDER Mİ?

Erdoğan’ın katıldığı Preveze Deniz Zaferi kutlamaları sırasında dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlhami Erdil Erdoğan’a Barbaros Hayrettin’in vasiyetinden söz eder. Erdoğan’ın oldukça ilginç bulduğu bu metni çalışan kişinin de arşiv müdürü binbaşısı İskender Pala olduğunu söyler. Erdoğan’ın tepkisi “Ha, bizim İskender’i mi diyorsunuz?” şeklinde olunca Orgeneral Erdil derhal emir verir: Bakın bakalım nerden onların İskender’i oluyormuş?

Sonuçta İskender Pala, emekliliğine sadece aylar kalmışken TSK’dan ihraç edilir. İhraç kararnamesinde başbakan olarak Necmettin Erbakan imzası vardır. Birkaç ay sonra 28 Şubat postmodern darbesi yaşanınca Pala için işler iyice zorlaşır. Tanınan bir akademisyen ve yazar olmasına rağmen hiçbir yerde iş bulamaz. Rutubetli bir eve taşınır. Çocuklarının önünde -kendi ifadesiyle- tüm gün evde oturup sigara içen bir babaya dönüşür. Pala, dönemin mazlumudur.

ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU

1965’te doğan Gergerlioğlu 1990’da Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirir, 1995’te uzman olur. 2003 yılında MAZLUMDER Kocaeli şube başkanlığını üstlenmesiyle de insan hakları savunucusu olarak ön plana çıkmaya başlar. Bu süreçte “Başörtüsüne Özgürlük” başlığı altındaki haftalık basın açıklamalarını başlatır ve uzun süre devam ettirir. Yaşam hakkı, düşünce özgürlüğü, kadın hakları, işçi hakları ile ilgili birçok imza kampanyası başlatır, darbeci askerlerin yargılanması için yasa teklifleri hazırlatır. 2007-2009 arasında MAZLUMDER’in genel başkanlığını yürütür.

“Türkiye’de dini ve etnik ayrımcılık” konulu saha çalışması müesses güçlerin dikkatini çekmesine yol açar. Artık mimli bir isimdir. 6 Ocak 2017’de 679 sayılı KHK ile hekim olarak yürüttüğü kamu görevinden ihraç edilir. HDP milletvekili olan Gergerlioğlu ihracından sadece iki ay sonra kurulan Hak ve Adalet Platformu’nun sözcüsüdür. KHK’ların ve OHAL uygulamalarının toplumsal ve hukuki etkileri üzerinde çalışmaktadır. O da bir mazlumdur.

MAZLUMUN SEÇİMİ

Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun geçtiğimiz günlerde attığı bir Twit dikkat çekiciydi. Aynen şöyle diyordu Gergerlioğlu: “ Başörtüsü yasağına karşı çıktım ‘mürteci’, Hrant Dink cinayeti sümenaltısına itiraz ettim ‘Ermenici’, her zaman Kürtlerin haklarına sahip çıktım ‘Kürtçü, PKK’ci’, OHAL, KHK mağdurlarına zulme karşı çıktım ‘Fetöcü’ dediler. Bilmiyorlar ki sadece insan hakları savunucusuyum.”

Gergerlioğlu’nun bu açıklaması akla başka bir açıklamayı getirdi. İskender Pala’nın 2014’teki açıklamaları. 17-25 Aralık sürecinden sonra uzun süre sessizliğini koruyan İskender Pala neredeyse bir yıl sonra 29 Eylül 2014’te Balçiçek İlter’e verdiği bir röportajda şu ifadeleri kullandı: “Bu kavganın kaybedeni bellidir. Cemaat özür dilesin ki normalleşebilelim.”

İşte mazlumun seçimi tam burada kendini göstermişti. Zulme uğramış insanlar, o zahmet günleri geçtikten sonra çeşitli tepkiler geliştirirler. Bunlar içinde iki tavır öne çıkar. Birincisi; “Çok ezildim, çok itilip kakıldım. Kimse de yardım etmedi. Bir daha asla aynı şeyleri yaşamamak için ne gerekiyorsa yapacağım.” düşüncesidir. Bu, bazen açıkça dile getirilir bazen sözlere tavırlara ve davranışlara sinmiş olarak kendini belli eder.

İkinci bir tavır ise şudur: “Ben zulme uğradım, mazlumum. Bunun ne kadar kötü bir şey olduğunu gördüm. Kimsenin bunu yaşamaması için elimden geleni yapacağım. Kimin kime niçin yaptığına aldırmaksızın zulmün karşısında olacağım.”

İşte bu seçimdir örnek olarak aldığımız iki şahsı birbirinden ayıran. İskender Pala dünyanın en talihsiz yolunu yürümeyi tercih etmiştir: “Mazlumlukla başlayıp zalimlikle ya da zalimliğe destek vermekle nihayetlenen yol.” Bunun sebebi bellidir ama…

Pala, 28 Şubat’ın o zor günlerinde kendini “itilip kakılan” ama en çok da “kaybeden” olarak hissetmiş anlaşılan. O yüzden her şeye “kazanmak/kaybetmek” penceresinden bakıyor. Yoksa “kaybeden özür dilesin” gibi bir ilkesizliği niçin kabul etsin? O da pek iyi bilir ki kaybeden değil yanlış yapan özür diler. Bir başka sebebi daha vardır 28 Şubat’ın mazlumu Pala’nın günün zalimlerinin yanında saf tutmasının. O artık 1997’deki İskender Pala değildir.

Onlarca kitaba imza atmış, belediyelerin programlarının gedikli davetlisi, şöhreti ve parası olan biridir artık. 1997’nin aksine “kaybedecek” daha çok şeyi vardır. “Kaybedilecek şeyler, kaybedilmesi göze alınamayacak şeyler”e dönüştüğünde Pala’nın safı belli olmuştur. Açık açık konuşmak için bir yıl beklemesinin sebebi de budur. Kimin kazanacağının dolayısıyla kimin safında duracağının netleşmesini beklemiştir.

Kazanmıştır da… Saray’a danışman olmuş, AKP’li belediyelerin en gözde davetlilerinden biri. Kitapları MEB tarafından yüz binlerce satın alınıp öğrencilere ve öğretmenlere dağıtılıyor. Hatta yazdığı bir eser yakınlarda Devlet Opera ve Balesi sanatçılarınca Saray’da sahnelenecek. Daha ne olsun?

Gergerlioğlu ise, ikinci yolu tercih etmiştir. Sadece kendisine yapılan haksızlığa karşı çıkmakla yetinmiyor. Nerede bir haksızlık varsa orada görüyoruz kendisini. Zorla kaybedilen kişiler için herkesin kör ve sağır kesildiği zamanlarda aileler kadar mücadele ediyor. Bodrumlarda yakılan insanlar için sesini yükseltiyor. İşkenceyi sürekli gündemde tutuyor.

Gördüğünüz üzere Pala’nın öyküsü gibi dramatik unsurlar barındırmıyor onunki… Çünkü düz bir çizgide yürüyor Gergerlioğlu. Duraksamıyor, tereddüt etmiyor, yalpalamıyor.
Neden bu yolu tercih etmiştir Ömer Faruk Gergerlioğlu? Çok basit bir cevabı var bu sorunun… O, kendini sadece “mazlum” olarak görüyor; diğer milyonlarca insan gibi. “Ezilmiş, itilip kakılmış” olarak değil; daha önemlisi “kaybeden” olarak değil. Bu yüzden de olaya “kazanmak/kaybetmek” olarak bakmıyor. O ve onun gibiler için mesele “doğru ve insani” olanı yapmaktır. Zor, zahmetli ve tehlikeli olsa da…

Sonuç… İskender Pala’ya hayran olanlar var, Ömer Faruk Gergelioğlu’na dua edenler. Tarih İskender Pala’yı edebiyatçı, akademisyen ve romancı olarak anacak; Gergerlioğlu’nu insan hakları savunucusu…
Pala, “onların İskender”i oldu; Gergerlioğlu mahzun ve mükedder gönüllerin “Ömer Faruk Bey”i… Ne dersiniz? Kim kazandı kim kaybetti?

Okumaya devam et

Popular